Viyana’da Türkiye vatandaşlarına yönelik dikkat çeken soru önergesi
| Adem Hüyük
Avusturya Özgürlük Partisi’nin [FPÖ] Viyana eyalet örgütü tarafından eyalet parlamentosuna sunulan bir soru önergesi, yeni bir tartışmayı beraberinde getirdi. Önergede, Türkiye Cumhuriyeti vatandaşlarının sağlık sisteminden hangi hizmetleri aldığı ve bu hizmetlerin kamuya ne kadara mal olduğu, yıllara ve branşlara göre ayrıntılı şekilde soruluyor.
Söz konusu önerge, özellikle belirli bir grubun sağlık harcamaları üzerinden ayrı başlıklar halinde incelenmesi nedeniyle dikkat çekiyor. Göçmenleri genel bir kategori olarak ele almak yerine, doğrudan Türkiye vatandaşlarının maliyetlerinin sorgulanması, siyasi tartışmayı daha dar ve hedefli bir çerçeveye taşıyor.
Bu tür soru önergelerinde öne çıkan önemli bir eksiklik ise katkı boyutunun tamamen dışarıda bırakılması. Oysa Avusturya’da sağlık sistemi büyük ölçüde vergi değil, sigorta primleri üzerinden finanse ediliyor. Yani sistemden yararlanan bireyler aynı zamanda sistemi finanse edenler arasında yer alıyor.
Sadece maliyeti sormak, katkıyı görmezden gelmek; sağlık sisteminin işleyişine dair eksik bir çerçeve sunmak anlamına geliyor. Bu durum, tek taraflı bir maliyet tartışmasının ötesinde, belirli bir grubun kamu kaynakları üzerinden ayrı bir başlıkta değerlendirilmesine yol açıyor ve bu yönüyle ayrımcılık tartışmalarını da beraberinde getiriyor.
FPÖ’nün soru önergesinde, iç hastalıkları ve göğüs hastalıkları [pnömoloji], romatoloji, gastroenteroloji ve hepatoloji, enfeksiyon ve tropikal hastalıklar gibi farklı tıbbi alanlarda Türkiye vatandaşlarına sunulan hizmetlerin kapsamı ve maliyetleri soruluyor. Ayrıca klinik psikologlar, psikoterapistler, ebeler, ergoterapistler ve logoterapistler gibi tıbbi olmayan sağlık meslekleri kapsamında sağlanan kamu finansmanı da detaylı şekilde sorgulanıyor. Liste, farklı branşları kapsayacak şekilde genişleyerek devam ediyor.
Bu soru önergesi, FPÖ’nün seçim sürecinde kullandığı kapsayıcı dil ile mevcut siyasi söylemi arasındaki farkı yeniden gündeme getirdi.
FPÖ Türk seçmeni kandırdı mı?
Viyana’da 27 Nisan 2025’te gerçekleşen eyalet seçimleri, sadece partilerin oy oranlarını değil, aynı zamanda seçmen davranışındaki dikkat çekici değişimleri de ortaya koydu. SPÖ açık ara birinci parti olurken, FPÖ oylarını neredeyse üç katına çıkararak yüzde 20,8 ile ikinci sıraya yerleşti. Bu yükselişin en çok tartışılan boyutlarından biri ise FPÖ’nün Türkiye kökenli seçmenden aldığı destek oldu.
Seçim sürecinde FPÖ’nün alışılmış söyleminin dışına çıkarak daha kapsayıcı bir dil kullanması dikkat çekti. Parti, özellikle Viyana’da Türkiye ve eski Yugoslavya kökenli seçmenlere yönelik daha yumuşak ve pozitif mesajlar verdi. Göçmen işçilerin Avusturya’nın kalkınmasına katkısı vurgulandı, “çalışkan” ve “dürüst” gibi olumlu sıfatlar öne çıkarıldı. Bu yaklaşım, FPÖ’nün geçmişteki sert göç ve entegrasyon politikalarıyla kıyaslandığında önemli bir ton değişimine işaret ediyordu.
Bu stratejinin karşılık bulduğu da görülüyor. Hem parti kaynakları hem de bağımsız analizler, FPÖ’nün 2025 seçimlerinde Türkiye kökenli seçmenden önceki dönemlere kıyasla daha fazla oy aldığını ortaya koydu.
Ancak seçimlerin ardından siyasi söylemde gözlemlenen değişim, yeni bir soruyu gündeme taşıdı: FPÖ’nün seçim öncesi mesajları kalıcı bir politika değişiminin işareti miydi, yoksa taktiksel bir açılım mıydı?
Seçim sonrası dönemde FPÖ’nün göç ve entegrasyon konularındaki klasik çizgisine yeniden yaklaştığı görülüyor. “Uyum”, “paralel toplumlar” ve güvenlik eksenli tartışmaların yeniden öne çıkması, seçim sürecindeki kapsayıcı dil ile mevcut söylem arasındaki farkı daha görünür hale getiriyor.
Bu noktada “kandırılma” iddiası da tartışılıyor. Eğer bir seçmen grubu, seçim öncesinde verilen olumlu mesajlara güvenerek oy verdiyse ve bu mesajların politika düzeyinde karşılık bulmadığını düşünüyorsa, kendisini aldatılmış hissetmesi anlaşılabilir. Ancak bu değerlendirme, kesin bir yargıdan ziyade siyasi bir yorum olarak ele alınmalı.
Öte yandan, Türkiye kökenli seçmenlerin FPÖ’ye yönelmesini yalnızca söylem değişikliğiyle açıklamak da yetersiz kalabilir. Güvenlik kaygıları, ekonomik memnuniyetsizlik, sistem karşıtlığı veya diğer partilere duyulan tepki gibi faktörler de bu tercihte rol oynamış olabilir. Bu durumda oy davranışı, kimlikten ziyade daha geniş siyasi ve toplumsal dinamiklerle ilişkilendirilebilir.
Sonuç olarak FPÖ’nün Türkiye kökenli seçmenle kurduğu ilişki, henüz netleşmiş bir dönüşümden ziyade test edilen bir siyasi stratejiye işaret ediyor. Bu süreçte belirleyici olan, seçim döneminde verilen mesajların somut politikalara dönüşüp dönüşmeyeceği olacak. Eğer bu dönüşüm gerçekleşmezse, bugün tartışılan eleştiriler daha güçlü bir zemine oturabilir. Aksi halde, yaşananlar Avusturya siyasetinde yeni bir seçmen-strateji ilişkisinin başlangıcı olarak da yorumlanabilir.| ©DerVirgül