Seçmen Ne Aptal Ne de Kötü | “Cumhuriyet, ancak onu gerçekten birlikte paylaşırsak var olabilir”
İnsanlar sağ popülist, otoriter hatta aşırı sağ partilere oy verdiğinde, hızla “antidemokratik” olmakla damgalanıyorlar. Peki gerçekten öyle mi? Birçok insan başkentlerdeki “karar vericilere” güvenmiyor olabilir; ancak demokrasiye duyulan güven hâlâ güçlü.
Son aylarda demokrasi üzerine yapılan araştırmalara sıkça rastladım. Bu çalışmaların sonuçları, hem manşetlerde hem de ayrıntılı haberlerde, benim okuyuşumdan farklı biçimde yorumlanıyordu. Elbette herkes aynı metinden başka şeyler anlayabilir. Bir yazar olarak, kitaplarımda zaten okurun zihninde kendiliğinden tamamlanan boşluklarla çalışıyorum. “Masa”, “araba” ya da “öpücük” kelimelerini okur okumaz herkesin zihninde başka bir görüntü belirir.
Ancak burada söz konusu olan edebiyat değil; rakamlar, veriler, istatistikler ve paylaşıldığı ölçüde var olan toplumsal gerçeklik. Bu nedenle mesele soyut ya da neredeyse ezoterik gibi görünse bile, özünde son derece siyasidir: birlikte yaşama biçimimizle ilgilidir.
Demokrasiye güven nereye gitti?
Demokrasinin durumu sorulduğunda yanıtlar giderek daha karamsar hale geliyor. Manşetlere bakılırsa bugün her iki kişiden biri başka bir siyasal sistem istiyor. Ancak bu “başka sistemin” ne olduğu çoğu zaman hiç sorgulanmıyor. Bunun yerine, sözde bir kalite gazetesi bile, bu düşünceye en çok hangi partinin seçmenlerinin sahip olduğunu ima eden fısıltılı bir ek cümleyle yetiniyor. Sanki bu her şeyi açıklıyormuş gibi.
Sekiz yıldır sürdürülen bir “Demokrasi Monitörü”, 2018’de yüzde 64 olan sistem memnuniyetinin yüzde 35’e düştüğünü saptıyor. Bu, “sistem” için kötü bir işaret olarak sunuluyor. Ancak aynı araştırmanın ikinci maddesinde, demokrasiye ve onun kurallarına duyulan güvenin şaşırtıcı biçimde istikrarlı ve olumlu olduğu belirtiliyor. Bu bilgi ne manşete çıkıyor ne de bu çelişkinin anlamı tartışılıyor.
Kısa süre sonra aynı gazete, kendi siparişiyle yapılan başka bir araştırmayı “Demokrasiden yalnızca yüzde 7 tamamen memnun” başlığıyla veriyor. Metinde yüzde 35’in “kısmen memnun” olduğu belirtilse de, böylece memnun olanların toplamda yüzde 42’ye ulaştığı ve memnun olmayanların yüzde 26’da kaldığı gerçeği geri plana itiliyor. Asıl vurgu ise Almanya’yla yapılan karşılaştırmaya: “Biz Almanlardan bile kötüyüz!”
Suçlu yine politikacılar mı?
“Demokrasi Radarı” benzer sonuçlara varıyor, manşet yine tek renkli: “Siyasetten memnuniyetsizlik artıyor.” Kamu yayıncısının sitesinde alıntılanan bir siyaset bilimciye göre bunun nedeni, politikacıların birbirini kötülemesi. Böylece kendi “markalarını” zedeliyorlarmış.
Ne güzel: Sorun sistemde değil, politikacılarda. Oysa araştırmalarda siyasetçilerden değil, demokrasi ve siyasal sistemden söz ediliyor. Ama önemli olan suçlunun bulunması. Üstelik aynı uzman, politikacılara da öğüt veriyor: Daha iyi ekonomik veriler sunmalı ve yolsuzlukla mücadeleyi “gerçekten” uygulamalılar. Vatandaşlara ise siyasete “biraz daha yoğun biçimde” ilgi göstermeleri tavsiye ediliyor.
Alt metin çoğu zaman şu: Sistem iyi, insanlar aptal. Ve bu “aptallık” suçlaması, sağ partilere oy verildiğinde hızla “kötülüğe” dönüşüyor.
Juli Zeh’in bakışı
Yazar Juli Zeh, Aralık sonunda verdiği bir röportajda, Doğu Almanya’daki köyünde insanların esas olarak “diğer partileri” kötü bulduğunu anlatıyordu. Son seçimde köyde AfD yüzde 54 oy almıştı. Zeh’e, böyle bir çevrede yaşamaktan rahatsız olup olmadığı soruldu. Yanıtı netti: Köyde anayasanın dışında duran kimse yoktu. Açıkça ırkçı görüşler dile getirenler, topluluk içinde hep itirazla karşılaşmıştı.
AfD’ye neden bu kadar oy verildiği sorulduğunda Zeh, temel kamu hizmetlerindeki eksikliklere işaret etti: eğitim, ulaşım, sağlık, bakım, uygun fiyatlı konut. Bu tespitler, sosyal medyada onu “aşırı sağın destekçisi” ilan etmeye yetti.
Oysa “aptal Juli Zeh”in bakışı, güncel sosyal bilim verileriyle çok daha fazla örtüşüyor. Aynı kişiler, siyasal sistemden memnuniyetsizlik bildirirken; parlamento, yasama ve anayasa mahkemesi gibi demokratik kurumlara yüksek düzeyde güven duyuyor.
Temsil boşluğu
Sorun demokraside değil, temsil edilmemekte. Avusturya’da bugün insanların yalnızca yüzde 31’i parlamentoda iyi temsil edildiğini düşünüyor [2018’de bu oran yüzde 61’di]. Aynı zamanda halkın yüzde 64’ü daha fazla demokratik katılım talep ediyor.
Buna bir de sandığa gitmeyenler ve oy kullanma hakkı olmayanlar eklendiğinde, seçimlerde fiilen temsil edilmeyen nüfus oranı yüzde 43’e ulaşıyor. Eğilim artış yönünde.
Memnuniyet, sınıfsal olarak da keskin biçimde ayrışıyor: Üst gelir grubunun yüzde 50’si sistemden memnunken, bu oran orta gelirde yüzde 38’e, alt gelir grubunda ise yüzde 19’a düşüyor. Daha da çarpıcı olan ise, insanların yaptıkları işin toplum tarafından değerli görülüp görülmediği. Üst gelir grubunda bu oran yüzde 83, alt grupta yalnızca yüzde 20.
Toplum hâlâ var mı?
Demokrasi, ancak paylaşıldığı sürece var olan bir gerçeklikse, neden onu birlikte yeniden düşünmeyelim? Cumhuriyetimizi neden biz yeniden kurmayalım, başkaları yapmadan önce?
Bu bir darbe ya da sistem yıkımı değil. Aksine, neyin işe yaradığını, neyin çatladığını, kimlerin artık temsil edilmediğini dürüstçe sorma cesareti. Özellikle de büyük ölçüde görünmez kalan, çoğu zaman ücretsiz emek veren kadınların; bakım, sağlık ve sosyal alandaki yükü taşıyanların kim tarafından temsil edildiğini sorma cesareti.
Cumhuriyet, ancak onu gerçekten birlikte paylaşırsak var olabilir.| ©DerVirgül