Oscar’larda kadın yönetmenler yine göz ardı ediliyor

Oscar’larda kadın yönetmenler yine göz ardı ediliyor

“The Testament of Ann Lee”, “Sorry, Baby” ve “The Chronology of Water”. Bu üç filmin ortak bir noktası var: Kadın yönetmenlerin imzasını taşıyan bu yapımların hiçbiri bu yıl Oscar adaylığı alamadı. Bu durum, Hollywood’un en prestijli ödülünü dağıtan Akademi için ciddi bir soru işareti yaratıyor.

Epik bir biyografi düşünün: Tarihte önemli bir figürün hayatını anlatıyor, görkemli sahnelerle dolu, başrolde dünya çapında bir yıldız var. Üstelik bir müzikal; dans ve şarkı sahneleriyle dolu. Bazı sinemalarda 70 mm formatında gösterilen, geniş ekran bir görsel şölen.

Oscar için güçlü bir aday gibi mi görünüyor? Ancak öyle olmadı.

Amanda Seyfried’in başrolünde oynadığı ve şu sıralar sinemalarda gösterilen “The Testament of Ann Lee”, bu yıl “En İyi Film” Oscar’ı için yarışan yapımlar arasında yer almıyor. Dahası, Shaker hareketinin kurucusu Ann Lee’nin hayatını anlatan bu müzikal dram, Oscar ön eleme listelerinde de kendine yer bulamadı.

Elbette bu tek başına tartışma yaratacak bir durum olmayabilir. Sonuçta sinema zevk meselesi ve hiçbir film Oscar adaylığını garanti edemez. Ancak ortada dikkat çekici bir gerçek var: “Ann Lee”nin yönetmeni Mona Fastvold bir kadın. Ve bu yıl Oscar’ın ana kategorilerinde kadın yönetmenlerin varlığı son derece sınırlı.

“En İyi Film” kategorisinde yarışan on film arasında yalnızca bir tanesi bir kadın yönetmenin imzasını taşıyor.

#MeToo sonrası değişim yavaşladı mı?

Bu tablo, #MeToo hareketinin ardından Hollywood’da kadınların daha fazla temsil edilmesi gerektiğini savunan Akademi için pek parlak görünmüyor.

2017’de Harvey Weinstein skandalının ardından, Oscar adaylarını belirleyen Sinema Sanatları ve Bilimleri Akademisi’nin üye sayısı artırıldı ve çeşitlilik genişletildi. Amaç daha fazla kadın ve farklı kökenlerden gelen sinemacının söz sahibi olmasıydı.

Bu adımların etkisi de görülmüştü. Son yıllarda kadın yönetmenlerin Oscar adaylıkları ve ödülleri artış göstermişti.

2010 yılında Kathryn Bigelow, “The Hurt Locker” ile Oscar kazanan ilk kadın yönetmen olmuştu. Ardından 2021’de Chloé Zhao “Nomadland” ile aynı başarıyı tekrarladı. 2022’de Siân Heder “Coda” ile ödüle ulaştı. Aynı dönemde Jane Campion da “The Power of the Dog” ile En İyi Yönetmen Oscar’ını kazandı.

2024’te ise ilk kez üç kadın yönetmen aynı anda Oscar’ın ana kategorilerinde yarıştı.

2026’da tablo değişti

2026’ya gelindiğinde ise tablo farklı. Bu yıl Oscar yarışında kadın yönetmenlerden yalnızca Chloé Zhao yer alabildi. Zhao, Shakespeare uyarlaması “Hamnet” ile aday gösterildi.

Bunu sadece “normal bir dalgalanma” olarak açıklamak zor. Çünkü sinema dünyasında dikkat çeken kadın yönetmenli film sayısı giderek artıyor.

Örneğin Mona Fastvold’un “The Testament of Ann Lee”si bu yapımların en görünür olanlarından biri. Benzer şekilde Mascha Schilinski’nin kuşaklar arası bir aile hikâyesi anlatan “In die Sonne schauen” filmi de 2025 Cannes Film Festivali’nde büyük ilgi görmüştü.

Bigelow, Stewart ve Victor neden yok?

Hollywood’un deneyimli isimlerinden Kathryn Bigelow da geçen yıl yeni bir filmle geri döndü. Nükleer gerilim filmi “House of Dynamite” Venedik Film Festivali’nde gösterildi ve Pentagon’un bile filme yanıt vermesine neden oldu. Buna rağmen film Oscar adayları arasında yer almadı.

Benzer şekilde Eva Victor’un “Sorry, Baby”, Kristen Stewart’ın “The Chronology of Water” ve Mary Bronstein’in “If I Had Legs I’d Kick You” filmleri de Oscar listelerinde kendine yer bulamadı.

Bronstein’in filmi tamamen göz ardı edilmedi; başrol oyuncusu Rose Byrne performansıyla oyunculuk dalında adaylık elde etti. Ancak film yönetmen kategorisinde yine görünmez kaldı.

Akademi için bu filmler fazla mı deneysel? Eğer mesele buysa, daha geleneksel yapımlar da vardı. Celine Song’un “Materialists” ve Hikari’nin “Rental Family” filmleri de Oscar listelerine giremedi.

Tartışma büyüyor

Peki mesele kalite mi?

Bu soruya kesin bir yanıt vermek zor. Ancak Oscar yarışında yer bulan bazı yapımların – örneğin pahalı bir Formula 1 gösterisi olan “F1” ya da spiritüel melodram “Train Dreams” – varlığı düşünüldüğünde, kadın yönetmenlerin filmlerinin tamamen dışarıda bırakılması eleştirileri beraberinde getiriyor.

Özellikle son on yılda ABD film endüstrisinde görülen sınırlı ilerlemenin, siyasi ve kültürel gerilimler nedeniyle geriye gitme riski taşıdığı bir dönemde, Hollywood’un bu tabloyu yeniden değerlendirmesi gerektiği görüşü giderek güçleniyor.| ©DerVirgül

Yayınlama: 15.03.2026
A+
A-
Bir Yorum Yazın

Ziyaretçi Yorumları - 0 Yorum

Henüz yorum yapılmamış.