İçine Alan Bir İdeoloji Olarak Türk Milliyetçiliği!
İş yerinde Yunan bir çalışma arkadaşımla sohbet ediyorduk. Konu, Yunanistan’a göç etmiş Arnavut asıllı bir lise öğrencisinin, hiçbir özel okul veya kurs desteği almadan üniversite giriş sınavlarında birinci olmasıydı. Arkadaşım bir yandan bu başarıya hayret ediyor, diğer yandan da “Keşke o çocuk yerine bir Yunan birinci olsaydı, daha mutlu olurdum” dercesine konuşuyordu.
Bu tavrına doğrusu epey şaşırmıştım; zira o çocuk yıllardır ailesiyle birlikte Yunanistan’da yaşıyordu ve bana göre çoktan “Yunan” sayılması gerekirdi. Arkadaşım bana dönüp, “Biz siz Türkler gibi kapsayıcı bir milliyetçiliğe sahip değiliz,” dedi ve ekledi: “Ne olursa olsun, o çocuk Yunan değil.” Bu konuşma üzerine aklıma hemen şu soru geldi: “Aynı durum Türkiye’de olsa ne olurdu?”
Osmanlı’dan beri Arnavutlar bu topraklarda yaşıyor. Tıpkı Boşnaklar, Çerkezler, Abazalar ve daha nice topluluk gibi; kendi etnik kökenlerini korurken Türk üst kimliğine sahip çıkmaktan da büyük gurur duyuyorlar. Örneğin Arnavut kökenli bilim insanı Celâl Şengör’ün duruşu, genç neslin sevdiği içerik üreticisi Diamond Tema ve daha pek çok isim, Türk kimliğini açıkça sahipleniyor. Türk milliyetçileri de sistem de bu aidiyeti samimiyetle kucaklıyor. Cumhuriyet’in kuruluşuyla benimsenen Türk kimliği, sistemle sorunu olmayan toplulukları dışlamak yerine birleştiren, kapsayıcı bir milliyetçiliği savundu. Ancak tek bir şartla: Kökenin ne olursa olsun, kendini Türk hissetmek ve “Ne mutlu Türk’üm diyene!” sözünü içselleştirmek.
Bu noktadan itibaren devlet ve toplum nezdinde artık bir “Türk” sayılırsınız. Yani Türk milliyetçiliği, Yunan milliyetçiliğinin aksine bu anlamda “içine alan” bir yapıdadır. Öte yandan, söz konusu Kürtler olunca burada bir parantez açmak gerekiyor. Türkiye’de yaşayan Kürtlerin bir bölümü, Türk milliyetçiliğinin çizdiği bu sınırları ve bu söylemin parçası olmayı bilinçli bir şekilde reddettiği için sistem tarafından “riskli” bir unsur olarak görüldü. Bu, üzerine çokça yazılmış, oldukça uzun ve derin bir konu.
Asıl konumuza dönersek; bahsettiğimiz bu “dışlayıcı” tutum yalnızca Yunanlara özgü değildir. Örneğin Almanlarda da benzer bir anlayış oldukça belirgindir. Bunu somut olarak kanıtlamak zor olsa da, yıllardır yaşadığım bu topraklardaki gözlemlerim nettir: Bir Türk, Kürt ya da Arap göçmen olarak Alman kültürüne ne kadar entegre olursanız olun, birçok Alman’ın gözünde asla “gerçek bir Alman” olarak kabul edilmezsiniz. Her zaman görünmez bir duvarla ve “göçmen” etiketiyle karşılaşırsınız.
Peki, bu “kapsayıcı Türk milliyetçiliği” söylemi son on beş yıldır Suriye ve Afganistan’dan gelen göçmenler için de geçerli mi? Kanımca değil. Bunun pek çok sebebi olabilir; bu grupların Türkiye’nin kuruluş sürecinde tarihsel olarak yer almamış olmaları bunlardan biri sayılabilir. Elbette sosyolojik ve siyasi pek çok başka etken de mevcut.
Bu tartışmayı uzmanlarına bırakmak en doğrusu olacaktır. Ancak şunu net bir şekilde söyleyebilirim: “Kapsayıcı bir ideoloji” olarak bilinen Türk milliyetçiliği, son dönemde gelen bu yeni göç dalgası karşısında ilk defa belirgin bir şekilde “dışlayıcı” bir tutum sergilemiş ve bu anlamda klasik Alman milliyetçiliği çizgisine yaklaşmıştır.| Ramazan Yaylalı / ©DerVirgül