Siyasi İslam tartışması | “Devlet ‘Müslümanlarla’ konuşurken kimin sesini duyuyor?”
Die Presse gazetesinde yayımlanan bir görüş yazısında, kadınlara yönelik şiddet ile dini gerekçelerle savunulan toplumsal cinsiyet anlayışı arasındaki ilişki ele alınıyor. Yazıda, kadınların partner seçimi, cinsellik, kıyafet ve yaşam biçimi üzerindeki erkek kontrolünün bir güç aracı olduğu savunulurken, namus temelli şiddetin siyasi İslam ile doğrudan eşitlenmemesi gerektiği de vurgulanıyor. Yazının temel sorusu ise devletin “Müslüman toplumuyla” konuşurken hangi kesimleri muhatap aldığı ve liberal, laik ve kadın haklarını savunan Müslüman kadınların neden daha az görünür olduğudur.
Viyana’daki iki olay üzerinden kadınların özgürlüğü tartışılıyor
Yazıda, Viyana’da yaşanan iki ayrı şiddet vakası örnek olarak gösteriliyor.
İlk olayda, ailesinin onaylamadığı bir gençle ilişki yaşayan 15 yaşındaki bir kızın babası tarafından bıçaklandığı ve saldırı sonucunda ağır yaralandığı belirtiliyor. Baba, olay nedeniyle müebbet hapis cezasına çarptırıldı.
İkinci olayda ise eşinin başka biriyle ilişkisi olduğundan şüphelenen bir erkeğin, karısını bıçakladığı aktarılıyor. Kadın her iki olayda da hayatta kaldı.
Yazar, bu iki olayda kadınların partner seçimi ve özel yaşamları üzerinde erkek kontrolü kurulmaya çalışıldığını savunuyor ve bunu “namus temelli şiddet” çerçevesinde değerlendiriyor.
Ancak yazıda önemli bir ayrım da yapılıyor: Namus temelli şiddetin siyasi İslam ile aynı şey olmadığı belirtiliyor. Buna karşılık, yazarın değerlendirmesine göre her ikisinin kesiştiği noktalardan biri, kadınların özgürlüğünü sınırlayan ataerkil toplumsal düzen anlayışı.
“Kadınların kontrolü bir güç aracıdır”
Yazıda, siyasi İslam’ın kadınların partner seçimi, cinselliği, kıyafeti ve toplumdaki konumu üzerinde dini gerekçelerle belirli kurallar oluşturmayı savunduğu ileri sürülüyor.
Nina Scholz, Heiko Heinisch ve Gustav Gustenau’nun “Politischer Islam – eine hybride Bedrohung Europas?” adlı çalışmalarına atıf yapılan yazıda, Müslüman Kardeşler siyasi İslam’ın önemli aktörlerinden biri olarak tanımlanıyor.
Yazar, demokratik sistem içerisinde faaliyet gösteren ve “legalist İslamcılar” olarak tanımlanan grupların toplumsal ve siyasi nüfuz elde etmeye çalıştığını öne sürüyor.
DERAD tartışması da gündemde
Yazıda Avusturya’daki DERAD tartışmasına da yer veriliyor.
Devlet güvenlik makamlarının DERAD ile Müslüman Kardeşler arasında olası bağlantılara ilişkin göstergeler bulunduğunu değerlendirdiği, Adalet Bakanlığı’nın ise deradikalizasyon kuruluşuyla işbirliğini sona erdirdiği belirtiliyor.
Bu gelişme üzerinden yazıda şu soru soruluyor:
“Devlet ‘Müslümanlarla’ konuşurken aslında kiminle konuşuyor?”
Yazara göre, iyi örgütlenmiş dini kuruluşlar Müslüman toplumunun siyasi temsilcisi olma iddiasını daha kolay ortaya koyabiliyor. Buna karşılık laik, liberal ve kadın haklarını savunan Müslüman çevrelerin sesinin daha az duyulduğu savunuluyor.
“Kadın hakları evrenseldir”
Yazıda Terre des Femmes Österreich’ün yaklaşımına da yer veriliyor. Buna göre kadınların partner seçimi, cinsellik, eğitim ve yaşam biçimi konularında eşit haklara sahip olması gerektiği vurgulanıyor.
Yazar, uzun yıllar Viyana’daki bir meslek okulunun yöneticiliğini yaptığı dönemde, dini veya ailevi gerekçelerle kız öğrencilerin eğitim hayatlarının sınırlandırıldığı örneklerle karşılaştığını aktarıyor.
Bir öğrencinin ailesinin yurtdışında yapılması planlanan stajı engellediği, başka bir öğrencinin ise başörtüsü ve kıyafet konusunda okul kurallarıyla ailesinin veya dini inançlarının beklentileri arasında kaldığı anlatılıyor.
Yazının en dikkat çekici örneklerinden birinde, okul döneminin başında başörtüsü takmaya başlayan bir öğrencinin, başı açık şekilde okulun terasında bulunduğu sırada “Allah’ın saçlarını görebileceğinden” korktuğu ve ağlayarak okul yönetimine başvurduğu aktarılıyor.
Yazar bu olayı, yalnızca kıyafet tartışması olarak değil, dini kuralların bir genç kızın kendi bedeni ve yaşamı üzerindeki algısını nasıl etkileyebileceğine ilişkin bir örnek olarak değerlendiriyor.
“Siyasi İslam aynı zamanda kadın hakları meselesidir”
Yazının sonunda, kadınların yaşam biçimine ilişkin dini normların siyasi olarak savunulmaya ve devletin eşitlik politikalarıyla karşı karşıya getirilmeye başlandığı noktada konunun siyasi bir boyut kazandığı savunuluyor.
Yazarın temel mesajı ise şu:
Siyasi İslam tartışılırken yalnızca dini kuruluşların veya erkek temsilcilerin değil, kadınların ve kız çocuklarının yaşadığı deneyimlerin de merkeze alınması gerekiyor.
Yazı, kadınların kendi partnerlerini, yaşam biçimlerini ve geleceklerini kendilerinin belirleyebilmesinin temel bir özgürlük olduğu vurgusuyla sona eriyor.| ©Der Virgül