Bir Anka Kuşu Şiirinde Yeniden Doğuş ve Direniş
| Adem Hüyük
Yusuf Hayaloğlu ismi bugün belki geniş kitleler tarafından yeterince hatırlanmıyor. Oysa Türkiye’de toplumsal hafızaya kazınmış birçok eserin arkasında onun kalemi vardı. Özellikle Ahmet Kaya ile kurduğu yaratıcı ortaklık, yalnızca müzikal değil; aynı zamanda politik ve edebi bir dönemin de ruhunu taşıyordu. Ahmet Kaya’nın seslendirdiği birçok eserde Hayaloğlu’nun şiirsel dili, acıyı, sürgünü, yoksulluğu ve direnişi aynı potada eritiyordu.
Yusuf Hayaloğlu ile görüştüğüm yıllarda beni en çok etkileyen metinlerden biri “Bir Anka Kuşu” olmuştu.
Şiir, ilk bakışta bireysel bir ağıt gibi görünse de derinlerinde çok daha büyük bir toplumsal hafıza taşımaktadır. İşkence odaları, karanlık geceler, sürgün duygusu ve parçalanmış bir insan ruhu üzerinden ilerleyen şiir; aslında Türkiye’nin darbelerle, baskılarla ve siyasal kırılmalarla örülü yakın tarihine güçlü göndermeler yapmaktadır. Ve ben bu sanatsal göndermelerin gerçek anlamda pratik gercekliğini yaşadığımdan, Yusuf Hayaloğlu şiirlerini daha derinden hissediyor ve sahipleniyorum…
Metnin merkezindeki “Anka kuşu” metaforu ise şiirin bütün yükünü sırtlayan temel imgedir. Bilindiği gibi Anka, küllerinden yeniden doğan mitolojik bir kuştur. Hayaloğlu bu metaforu yalnızca bireysel dayanıklılığı anlatmak için kullanmaz. Buradaki yeniden doğuş, aynı zamanda bastırılan toplumsal muhalefetin, susturulmak istenen hafızanın ve yok edilmeye çalışılan umutların geri dönüşünü simgeler.
Şiirde geçen tarihsel ve sembolik göndermeler de bu düşünceyi büyütmektedir. Kör kuyulardaki Yusuf terk edilmişliği, Kerbela’daki Hüseyin ibn Ali zulme karşı direnişi, zindanlardaki Cem Sultan sürgünü, sehpada Pir Sultan Abdal ise düşünceleri uğruna bedel ödeyenlerin kaderini temsil eder. Hayaloğlu, bütün bu figürleri aynı şiirsel hatta buluşturarak bireysel acıyı tarihsel bir direniş zincirine dönüştürür.
Şiirin dikkat çeken bir başka yönü de yenilgi duygusunu mutlak bir son olarak kabul etmemesidir. Metinde sürekli bir yıkım hali vardır; işkence, ölüm, yalnızlık ve tükeniş hissi ağır biçimde hissedilir. Ancak tam da bu karanlığın içinde yeniden ayağa kalkma düşüncesi doğar. Bu nedenle “Bir Anka Kuşu”, yalnızca acının şiiri değil; aynı zamanda yeniden kurulmanın şiiridir.
Belki de bu yüzden Yusuf Hayaloğlu’nun dizeleri yıllar geçse de eskimiyor. Çünkü onun şiirindeki yara yalnızca bireysel değildir. Toplumsaldır, tarihseldir ve hâlâ canlıdır.
“Bir Anka Kuşu” da tam bu nedenle, küllerinden yeniden doğmaya çalışan insanların şiiri olarak yaşamaya devam ediyor.| ©DerVirgül
Bir Anka Kuşu
Yüzlerce soğuk namlu üzerime çevrildi
Yüzlerce demir tetik aynı anda gerildi
Anne, beni söğüdün gölgesinde vurdular
Öpmeye kıyamadığın oğlun yere serildi
Üşüştü birer birer çakallar üzerime
Üşüştü her bir yandan göğsüme, ciğerime
Anne, beni leş gibi yiyip talan ettiler
Teşhis edilmek için savurdular önüne
Yeryüzündeki acıların hepsini, hepsini tattım
Heder oldum, ekmeğime tütün kattım
Beni milyon kere yaktılar üst üste
Bir Anka kuşu gibi anne, bir Anka kuşu gibi
Kendimi külümden yarattım
Geceler tanır beni, konarım göçerim ben
Geceler tanır beni, kan damlar içerim ben
Anne, sen beni unut karanlığın bağrında
Kırmızılar ekerim, siyahlar biçerim ben
Suçüstü yakalandım bölüşürken kalbimi
Suçüstü, kelepçeyle yardılar bileğimi
Anne, ben diyar diyar umudun savaşçısı
Bir tutam sevgi için dağladım gözlerimi
Prometheus’tum çiviyle çakılırken taşlara
Ciğerimi kartallara yedirdim
Spartakus’tüm köleliğin çığlığında
Aslanlara yem oldum, tükendim
Kör kuyuların dibinde Yusuf’tum, Kerbela çölünde Hüseyin
Zindanlarda Cem Sultan, sehpada Pir Sultan
Kaçıncı ölmem, kaçıncı dirilmem bu?
Tanrılardan ateş çaldım
Yüzyıllarca tutuştum, üst üste yandım
Bir Anka kuşu gibi anne, bir Anka kuşu gibi
Kendimi külümden yarattım