Yoksullara para mı verilmeli, nasıl harcayacakları da mı belirlenmeli?
Normalde muhafazakâr siyaset, insanların devletin müdahalesine maruz kalmadan kendi kararlarını vermesini savunur. Bu nedenle ailelere, ihtiyaç duydukları hizmetleri serbest piyasadan kendilerinin satın alabilmelerini sağlayacak maddi destekler sunmayı tercih eder.
Sol siyaset ise kamusal sosyal altyapının genişletilmesini savunur. Devletin vatandaşlarına destek olmasını ve bazı zor kararları onlar adına kolaylaştırmasını olumlu karşılar.
Ancak konu yoksullara geldiğinde bu cepheler ilginç biçimde yer değiştirir. Sağ siyaset, yoksulların kişisel tercih alanını mümkün olduğunca daraltmak isterken sol siyaset, onların bireysel özgürlüklerini korumayı savunur.
Avusturya’da sosyal yardım reformu kapsamında yaşanan tartışma da görünüşe göre tam olarak bu çatışmanın etrafında şekilleniyor: Yoksul ebeveynlerin çocukları için doğru kararları verebileceklerine güveniyor muyuz?
Biraz kışkırtıcı bir ifadeyle soralım: Devletin ailelere aktardığı parayı gerçekten çocuklarının bezine, kışlık ayakkabısına ve sağlıklı beslenmesine harcayacaklarına güvenebilir miyiz? Yoksa bu paranın içkiye, sigaraya ya da spor bahislerine harcanabileceğinden mi endişe ediyoruz?
Bir de özellikle göçmen ailelere yönelik kuşkular var. Acaba bu aileler parayı Avusturya’daki mağazalarda harcamak yerine memleketlerindeki kuzenlerine, amcalarına veya teyzelerine mi gönderiyor?
Devlet nakit yardımı yerine ayni yardımlara yönelirse bütün bu harcamaları daha kolay denetleyebilir. Yoksul ailelere uygun fiyatlı konut, enerji, yemek, mobilya, sağlık hizmetleri, çocuk bakımı ve eğitim olanakları sunulabilir. Yalnızca gıda veya okul malzemesi satın alınabilen özel alışveriş kartları dağıtılabilir. Spor, kültür, tatil ve boş zaman etkinlikleri için kuponlar verilebilir.
Bu planların kamuoyuna yansımasından bu yana sivil toplum kuruluşlarının temsilcileri kaygılı. Onlara göre böyle bir sistem, ailelere baştan güvensizlik duyulduğunu gösteriyor; ebeveynleri kendi kararlarını veremeyen kişiler konumuna düşürüyor ve yoksulları damgalıyor.
Oysa yoksul ebeveynler de diğer bütün ebeveynler gibi çocukları için en iyisini ister. Onlar da aileleri adına doğru öncelikleri belirleyebilir. Dolayısıyla devletin müdahalesini daha da artırmak için bir neden bulunmadığı savunuluyor.
Ben farklı düşünüyorum. Çünkü meseleye radikal biçimde çocukların gözünden bakıyorum.
Avusturya’da çok sayıda düşük maliyetli etkinlik ve gelişim olanağı var. Bebek yüzme kurslarından diş teli desteğine, beslenme danışmanlığından çocuk üniversitelerine kadar uzanan geniş bir yelpazeden söz ediyoruz.
Çocuklar yabancı dil öğrenebilir, müzik aleti çalabilir, farklı spor dallarını deneyebilir, yemek yapabilir, seramikle uğraşabilir, ağaç dikebilir, dans edebilir, film çekebilir, el işi yapabilir veya programlama öğrenebilir. Kimya, satranç ve hitabet yarışmalarına katılabilir ya da doğada vakit geçirebilirler.
Bütün bunlar çocukların ufkunu genişletir, sağlıklarını destekler, yeteneklerini geliştirir, yeni arkadaşlıklar kurmalarını sağlar ve onlara keyifli deneyimler kazandırır.
Ancak bu programlara katılan çocukların çoğu, eğitim düzeyi yüksek orta sınıf ailelerden geliyor. Çünkü onların ebeveynleri daha geniş sosyal çevrelere sahip ve bu olanaklardan haberdar.
Yoksul çocuklar açısından durum çoğu zaman farklı.
Oysa bu olanaklardan en fazla yararlanabilecek çocuklar belki de onlar. Evdeki elverişsiz koşullar nedeniyle yeterli alana, kaynağa, sessizliğe veya anlamlı etkinliklere zaman ayırabilecek bir ortama sahip olmayabilirler.
Üstelik ebeveynlerinin eksikliği yalnızca maddi olanaklarla sınırlı değildir. Çoğu zaman hangi fırsatların bulunduğuna ilişkin bilgiye ve bu fırsatlara nasıl ulaşabileceklerine dair rehberliğe de ihtiyaç duyarlar.
Ebeveynlerin zihnindeki engeller dışarıdan görünmeyebilir. Ancak onlar açısından bu engeller son derece büyüktür.
“Bu etkinlikler bizim gibi aileler için de mi?”
“Orada kimler olacak, bizim hakkımızda ne düşünecekler?”
“Nasıl davranmamız gerekiyor, bizden ne bekleniyor?”
“Bir şeyi yanlış yaparsak bizimle alay ederler mi?”
“Ya sonunda ödeyemeyeceğimiz yüklü bir fatura çıkarırlarsa?”
Bütün bunların arkasında çekingenlikler ve korkular var. Oysa bu korkuları azaltmanın en kolay yollarından biri, ailelerin eline yalnızca bir kupon değil, aynı zamanda açık ve anlaşılır bir davet vermek olabilir.
Nerede ve ne zaman katılacakları belli olan, tereddüde yer bırakmayan bir mesaj:
“Çocuğun buraya gelmeli. Bu onun için önemli. Sizi bekliyoruz!”
Para pek çok şeyi mümkün kılar. Tüketim olanağı sağlar, insanlara seçim özgürlüğü verir. Ancak toplumsal yaşama katılımı tek başına garanti etmez.
Çünkü bir çocuğun bir etkinliğe katılabilmesi için yalnızca paraya değil, o etkinliğin varlığını bilmeye, kendisini oraya ait hissetmeye ve kapıdan içeri girebilmeye de ihtiyacı vardır.
Toplumsal katılım, yalnızca maddi imkânlarla yaratılmaz. | ©DerVirgül
Not: Bu yazıda yer alan görüşler yazarı Sibylle Hamann’a aittir ve Der Virgül’ün yayın politikasını veya editoryal görüşlerini yansıtmak zorunda değildir.