Ortadoğu’da Yeni Emperyalist Tasarımlar

Siyaset Bilimci ve Yük. Arkeolog

Suriye sahasında yaşanan son dalgalanmalar, bölgenin sadece bugününü değil, önümüzdeki yarım asrını şekillendirecek bir projenin dışavurumudur. Küresel odakların “yeni bir düzen” vaadiyle sahaya sürdüğü hamleler, dikkatle incelendiğinde; köklü devlet geleneklerini devre dışı bırakıp yerine “bağımlı ve ehlileştirilmiş” uydu yapılar yerleştirme gayretinden başka bir şey değildir. Bu puslu havada Türkiye’nin izleyeceği yol, sadece bir dış politika tercihi değil, bir varoluş mücadelesidir.

Türkmen Varlığı: Milli Sınırların Doğal Bendidir

Bu coğrafyada kartlar yeniden dağıtılırken, Türkiye’nin en somut ve en haklı dayanağı, bölgedeki tarihsel varlığımız olan Türkmen kardeşlerimizdir. Türkmenler, sadece bir soydaş topluluk değil; Anadolu’nun güvenliğinin sınır ötesindeki ilk savunma hattı, milli davamızın o topraklardaki sarsılmaz mühürleridir. Bölgede kurulan hiçbir “yeni statüko”, Türkmen varlığı merkeze alınmadan ve hakları tam olarak teslim edilmeden Türkiye’nin lehine sonuçlanamaz. Eğer biz kendi öz kardeşlerimizin hukukunu her türlü konjonktürel planın üzerinde tutmazsak, yarın sınırımızda oluşan yapay boşluklar, vatan topraklarımızın huzurunu doğrudan tehdit eden birer fitne yuvasına dönüşecektir.

“Ehlileştirilen” Yapılar ve Akılcı Devlet Refleksi

Dünün radikal unsurlarının bugün bir “imaj restorasyonu” ile makul aktörler gibi sahneye sürülmesi, uluslararası diplomasinin eski bir illüzyonudur. Bu noktada Türkiye, günübirlik rüzgârlara kapılmak yerine, kurucu iradesinin kendisine miras bıraktığı o “stratejik öngörü”ye dönmek zorundadır. Bölgesel ittifakları mezhepsel veya ideolojik yakınlıklar üzerinden değil, tam bağımsızlık ve ulusal çıkar ekseninde kurgulayan o rasyonel devlet aklına olan ihtiyaç, bugün her zamankinden daha hayatidir. Başkalarının “Sünni kalkan” veya “enerji koridoru” gibi kulağa hoş gelen ancak Türkiye’yi bölge bataklığının parçası haline getiren projelerine eklemlenmek, bizi asıl rotamızdan saptırma riskini taşır.

Kurucu Akla Dönüş: Jeopolitik Bir Zorunluluk

Türkiye’nin önündeki en büyük sınav, dış odaklı çözüm reçetelerine bel bağlamak yerine; coğrafyanın gerçeklerini, Ankara merkezli bir bakış açısıyla okumaktır. Macera aramayan ancak hakkından da asla vazgeçmeyen, laik ve sarsılmaz bir ulus-devlet yapısının gerektirdiği o vakarla hareket etmek, tarihin bize yüklediği en büyük sorumluluktur. Bu çizgiden verilen her küçük taviz, sadece dışarıdaki ağırlığımızı değil, içerideki toplumsal dokumuzu ve demografik yapımızı da geri dönülemez şekilde hırpalayacaktır.

Kendi kurucu değerlerinin rehberliğinde “yurtta ve bölgede” gerçek bir denge unsuru olamayan bir Türkiye, başkalarının çizdiği haritalarda sadece bir figüran olarak kalma tehlikesiyle karşı karşıyadır. Oysa ihtiyacımız olan; en zor ve kısıtlı imkanları yaşadığımız dönemlerde bile dünyayı şaşırtan “tam bağımsız” duruşumuzu, modern dünyanın gerçekleriyle harmanlayarak yeniden kuşanmaktır.

Sonuç olarak, Ortadoğu’da fırtına dinmeyecek, aksine yön değiştirecektir. Türkiye’nin bu fırtınada savrulmaması için Türkmen soydaşlarımıza olan desteğini “milli bir doktrin” seviyesine çıkarması ve dış politikasını yeniden o sarsılmaz rasyonel temellere oturtması mecburidir. Başkalarının kalkanı olmak için değil, kendi vatanının kalesi olmak için ayağa kalkan bir devlet aklı, bu coğrafyadaki tüm yapay projeleri yırtıp atacak yegâne güçtür. Geç kalmanın bedeli, coğrafyamızın acı gerçeği olarak önümüzde durmaktadır; gelecek ise ancak özümüze ve bağımsızlık karakterimize olan sadakatimiz ile aydınlanacaktır.

Yayınlama: 21.01.2026
A+
A-
Bir Yorum Yazın

Ziyaretçi Yorumları - 1 Yorum
  1. Tufan Ahmet Özer dedi ki:

    Tebrik ediyorum gerçekten harika bir analiz olmuş. Olaylara özellikle bu dönemde sığ bakanların gerçekten örnek alması gerekiyor. Çalışmalarınızın devamını dört gözle bekliyoruz.