Türkiye’nin Viyana Büyükelçiliği’nde Aynı Salon, Farklı Dünyalar

Adem Hüyük, Avusturya'nın Viyana kentinde yaşayan Türk gazetecidir. Gazetecilik kariyerinde, Avusturya'daki Türk toplumu, göçmen politikaları ve Avrupa'daki Türk diasporası üzerine analizler kaleme almıştır. ****Deutsch: Adem Hüyük ist ein türkischer Journalist, der in Wien, Österreich lebt. In seiner journalistischen Laufbahn hat er Analysen über die türkische Gemeinschaft in Österreich, Migrationspolitik und die türkische Diaspora in Europa verfasst.

Platon, Devlet’te sanatçıya güvenmez. Ancak bunun nedeni, öğretmeni Sokrates’in idamından sanatçıları sorumlu tutması değildir. Platon’a göre sanatçı, hakikatin kendisini değil, taklidini üretir; hakikatin gölgesinin gölgesini… Bu nedenle ideal devlette sanatçı merkeze değil, sınıra yakındır. Hatta düzeni bozma ihtimali taşıyan sanatçı sürgüne bile gönderilebilir.

Viyana’daki Türkiye Cumhuriyeti Büyükelçiliği’nin düzenlediği resepsiyonda ise farklı ama tanıdık bir tablo vardı. Başkentte yaşayan Türkiye kökenli sanatçılar ile sosyal medya habercileri ve gurbetçi gazeteciler aynı salonda bir araya getirildi. Aynı mekân, aynı devlet daveti, aynı diplomatik çerçeve… Fakat aynı statü değil.

Resepsiyonun görünmeyen mimarisi, Platon’un sınıflı devlet tasarımını hatırlatıyordu: Üstte seçkinler, aşağıda işlevsel olanlar.

Kültürel temsilin estetik yüzü olarak konumlandırılan sanatçılar, Viyana’daki varlıklarından dahi haberdar olmadıkları Türkçe habercilerle, Büyükelçi’nin kürsüden dile getirdiği ifadeyle “kaynaştırılmak” amacıyla davet edilmişti. Ancak bu kaynaştırma söylemi, yüzeyde birliktelik çağrısı yaparken, derindeki mesafeyi de görünür kılıyordu.

Aynı şehrin sakinleri olan bu iki grup, gerçekte iki ayrı sosyal evrende yaşıyor.

Viyana sokaklarında karşılaşma ihtimalleri dahi oldukça düşük.

Çünkü sınıf yalnızca ekonomik bir kategori değildir; aynı zamanda kültürel sermaye, çevre, görünürlük ve meşruiyet üretme kapasitesidir. Pierre Bourdieu’nün kavramsallaştırdığı biçimiyle, kültürel sermayeye sahip olanlar kamusal alanda daha doğal, daha meşru ve daha “yüksek” bir konuma yerleşir. Diğerleri ise çoğu zaman görünmez kalır.

Bu görünmezlik basit bir tanışmamışlık hâli değildir; sembolik bir hiyerarşinin sonucudur. Sınıf ve statü farklılığı yalnızca fiziksel mesafeyi değil, bakış açısını da belirler. Bir tarafın diğerine nasıl baktığını şekillendirir; hatta kimi zaman hiç bakmamasına, onu kamusal özne olarak görmemesine yol açar.

Platon’un Devlet’inde her sınıfın belirlenmiş bir yeri vardır ve düzen bu sınırların korunmasıyla sürdürülür. Modern diplomatik resepsiyon ise biçimsel bir eşitlik üretir: Herkes aynı salondadır. Ancak sembolik düzen değişmez. Kimlerin kültürel temsil olarak parlatıldığı, kimlerin yalnızca “yerel unsur” olarak görüldüğü, o salonun görünmeyen mimarisini ele verir.

Kaynaştırma söylemi eşitler arasında bir buluşmayı değil, farklı statülerin kontrollü temasını ifade eder. Bu temas gerçek bir karşılaşma mı üretir, yoksa var olan mesafeyi daha zarif bir biçimde yeniden mi kurar?

Resepsiyondaki üst perdeden bakış, bireysel bir tavırdan ziyade diaspora içinde yeniden üretilen bir hiyerarşiye işaret ediyor olabilir. “Sanatçı” kültürel sermayeyi, “haberciler” ise gündelik gerçekliği temsil ediyor. Devlet aklı çoğu zaman kültürel sermayeyi parlatmayı, eleştirel kamusal alanı ise mesafede tutmayı tercih eder.

Resepsiyonun Objektif Analizi

Viyana’daki resepsiyona gazeteci kimliğim üzerinden davet edildiğim için yukarıdaki değerlendirmeler kaçınılmaz olarak öznel bir perspektif taşımaktadır.

Ancak şu gerçeği de teslim etmek gerekir: Viyana’nın farklı semtlerinde yaşayan, sosyal ilişkilerini bulundukları çevreye göre şekillendiren ve aynı ülkeden gelmiş olmanın ötesinde ortak bir kamusal zemin üretmeyen iki grubun “haberciler” tarafı da kendi içinde sorgulanmalıdır.

Kendisine atfedilen gazeteci kimliğini layıkıyla yerine getiremeyen bir medya pratiği, doğal olarak toplumun her kesimi tarafından tanınmaz ve saygı görmez.

Peki resepsiyona Armin Wolf, Rainer Nikowitz, Norman Schenz, Duygu Özkan, Barbara Stöckl gibi Avusturyalı gazeteciler ya da Türkiye’de geniş kitlelerce bilinen isimler katılmış olsaydı ne değişirdi?

Muhtemelen bu akşamki atmosfer farklı olurdu. Çünkü sanatçının eserini geniş kitlelere ulaştıran en güçlü taşıyıcı medyadır. Görünürlük, kültürel üretimin dolaşımını belirler. Medyanın ağırlığı arttıkça, temsil edilen sanatın da kamusal değeri artar.

“Üzücü olan ise, kendi gerçekliğimizi kendi perspektifimle anlatmaya çalıştığım bu makalenin, bazı haberci arkadaşlarımız tarafından sonuna kadar okunmayacak olmasıdır. Sosyal medya üzerinden edinilen takipçi sayısı, gazetecilik başarısı sanılan bir ütopyaya dönüştürülerek biçimsel bir güç zehirlenmesi yaşamaktadırlar. Ancak bu “resepsiyon”, ortada zehirlenecek gerçek bir gücün bulunmadığını onlara göstermiştir…”

Amacım bir tarafı yüceltmek ya da diğerini aşağılamak değildir. Ancak dönüp kendimize de bakmak zorundayız. Gazeteci kimliğini yalnızca bir unvan olarak değil, kamusal sorumluluk olarak taşımak gerekir. Aksi hâlde kaynaşmak için organize edilen platformlarda gerçek bir temas değil, içten içe mesafe ve güvensizlik üretilir.

Viyana’daki resepsiyon belki küçük bir diplomatik etkinlikti. Ancak diaspora içinde kültürel sermayenin, görünürlüğün ve sembolik üstünlüğün nasıl dağıtıldığını gösteren öğretici bir sahne sundu. Bunun yanında, gazeteci olarak tanımlananların da kendilerine dönüp bakmaları yalnızca etik değil, kamusal bir zorunluluktur.

Çünkü gerçek kaynaşma, aynı salonda bulunmakla değil; birbirini gerçekten görmekle başlar.| ©DerVirgül

Yayınlama: 11.02.2026
Düzenleme: 12.02.2026
A+
A-
Bir Yorum Yazın

Ziyaretçi Yorumları - 0 Yorum

Henüz yorum yapılmamış.