Öfkenin Kaynakları – 3

Mag Oguzhan Sezer - Psychotherapie/Psychoanalyse Psikoterapist-Psikanalist 8. Viyana / Wickenburggasse 3/11 www.psychotherapie-sezer.com

Geçen yazımızda öfkenin kişinin farkında olmadan (bilinçdışı şekilde) hayatını etkileyebileceğinden bahsetmiş, bu durumun örneklerini vermiştik. Bu yazımızda ise öfkeyi ve agresyonu toplumsal bir bağlamda inceleyeceğiz.

İnsan yavrusu doğduktan itibaren uzunca bir dönem bakım verenlerine bağımlıdır. Bakım verenlerinin farkına vardıkça bu bağımlılığı çocuk da fark etmeye başlar. Bu durumun bir sonucu şudur: Küçük çocuk için anne babanın sevgisini kaybetmek güvenliği kaybetmekle eşdeğerdir. Bu nedenle küçük çocuğun karşılaştığı ilk yasaklar yani duyduğu ilk “Yapma! Dokunma!”lar özel bir öneme sahiptir. Bu yasaklar aynı zamanda çocuğun anne baba tarafından temsil edilen topluma girişini belirler. İnsanlarla beraber yaşamanın belirli kuralları vardır ve birey bunlara uymalıdır. Burada egemen kültürün şunu veya bunu söylemesi ikincil öneme sahiptir. Daha önemlisi toplum hayatının aileden başlayarak kurallara tabi olduğu gerçeğinin insan yavrusuna empoze edilmesidir.

Bu zorlu süreç, çocuğa iki önemli değişim yaşatır. Birincisi çocuğun yapmak istediklerinin engellenmesi çocukta bir gerilim ve agresyon yaratır. İkincisi, bu isteğin gerçekleşmesinin ebeveyn sevgisinin kaybı anlamına gelmesi nedeniyle, bu yasaklar içselleştirilir. Yani çocuk hem böyle bir şey yapamam der hem de böyle bir şey istediği için kendini suçlar. Bu şekilde agresyon çocuğun kendisine döndürülmüş olur. Toplumda yaşayacak kişi bir doyumsuzluk ve kendisine döndürülmüş bir agresyonun yarattığı suçlulukla sahneye çıkar. Toplumun bir arada yaşayabilmesinin koşulu kişilerin agresyon ve öfkelerini bastırması ve bunları hukuk, polis gibi kurumlara havale etmesidir.

Kişiler, toplumda yaşayabilmek için agresyonlarını bastırır fakat bu durum, önceki yazımızda bahsettiğimiz, gibi kişileri hasta eder. Bir kısım insan da kendini sürekli kısıtlanmış ve doyumsuz hisseder. Toplumda yaşamak için yapılan fedakarlıklar insanları mutsuz yapar fakat başka bir yol da yoktur. Son yıllarda internette revaçta olan köy hayatı güzellemelerini bu bağlamda anlayabiliriz. Fakat bu bir illüzyondur. Toplumun en küçük birimi ailedir yani aslında toplumdan kaçış yoktur.

Peki bu karamsar tabloda kişiye yapacak ne kalır? Yazının en başında bahsettiğimiz içselleştirilmiş yasaklar çocukluk döneminde gerçekleşir fakat değişmeden kişinin zihninde yaşar. Bu yasakları yaratan ve bunların uygulanmasını sağlayan, zihinsel aygıtın bölümü, süperego olarak adlandırılır. Süperego çocukluğun çok kırılgan bir döneminde oluştuğu için oldukça katı ve merhametsizdir. Elindeki işgücü kaynağına ve bütçeye bakmadan bu iş yapılacak diyen bir patrona benzer. Kişinin bilincinde olduğu yaşamı ve özgüveni bu emirler ve yasaklar altında ezilir. Psikoterapide yapılan süperegonun bu sert ve merhametsiz kısmının ortaya çıkarılması ve tekrar gözden geçirilmesidir. Kişi terapisinde kendi süperegosunun farkına vardıkça kendine ve etrafına karşı daha hoşgörülü olmaya başlar. Kişinin kendini özgürleştirebilmesi ancak bu işin yapılabilmesi sonucu olur. Toplumda yaşamaktan bunalmış kişi, daha derin ve zevkli bir yaşamı hayal edebilmeye başlar.

Kaynakça

Freud, S. (1930) Das Unbehagen In Der Kultur. Gesammelte Werke: Chronologisch Geordnet 14:421-506

 

Yayınlama: 23.02.2026
A+
A-
Bir Yorum Yazın

Ziyaretçi Yorumları - 0 Yorum

Henüz yorum yapılmamış.