Cehaletin bitmeyen kini | Entelektüeller Neden Ölünce Bile Rahat Bırakılmıyor?
| Adem Hüyük
Türkiye’de ünlü tarihçi ve akademisyen İlber Ortaylı’nın 13 Mart 2026’da hayatını kaybetmesi, sadece bir vefat haberi olmanın ötesinde sosyal medyada geniş çaplı tartışmalara yol açtı. Ölümünün ardından bazı kesimler Ortaylı’nın dini kimliği veya siyasi görüşleri üzerinden tartışmalar başlattı. Bu durum, entelektüellere yönelik ölüm sonrası linç kültürünü bir kez daha görünür kıldı.
Peki, Türkiye’de entelektüeller neden yaşamları boyunca olduğu gibi öldüklerinde de rahat bırakılmıyor?
Modern Türkiye’de fikirler, çoğu zaman kişiler üzerinden tartışılıyor. Bir entelektüelin çalışmaları ve akademik katkıları yerine, onun hangi siyasi veya ideolojik kategoriye ait olduğu ön plana çıkarılıyor. Ortaylı özelinde tartışmalar çoğunlukla “Müslüman mıydı?”, “Gerçek Atatürkçü müydü?” veya “AK Parti’ye yakın mıydı?” soruları etrafında şekillendi. Bu sorular, kişinin insan veya akademisyen olarak değerini sorgulamaktan çok, onu bir ideolojik sembol olarak sınıflandırma çabasını gösteriyor. Türkiye’de aşırı kutuplaşmış siyasal ortam, böyle bir algıyı besliyor.
Geçmişte bu tür tartışmalar gazetelerin köşelerinde veya akademik platformlarda sınırlı kalırken, artık sosyal medya sayesinde birkaç sert yorum milyonlarca kişiye ulaşabiliyor. Algoritmalar öfke ve provokasyon içeren içerikleri öne çıkarıyor ve toplumun çoğunluğu saygılı olsa bile, gürültülü azınlık görünür hale geliyor. Sosyal medyanın anonim yapısı, insanların vicdan filtresini zayıflatıyor; cenazede kimsenin söylemeyeceği sözler, online ortamda rahatça paylaşılıyor. Böylece entelektüellerin ölümünden sonra bile saygı beklemek zorlaşıyor.
Türkiye’de entelektüellerin ölümünden sonra tartışılmaları yeni bir olgu değil. Osmanlı’nın son döneminden Cumhuriyet’e uzanan süreçte aydınlar çoğu zaman devlet eleştirisi, toplumsal değişim ve ideolojik sembollük üzerinden tartışıldı. Aziz Nesin, Yaşar Kemal gibi isimlerin ölümünden sonra fikirlerinin tartışıldığı, bazen de ideolojik çatışmalara malzeme olduğu görüldü. Ortaylı da benzer şekilde, akademik mirasına rağmen bazı kesimler tarafından kimliği ve siyasi yönelimi üzerinden değerlendirildi.
Bazı insanlar için bir entelektüelin ölümü, fikirlerini tartışmak yerine geçmiş tartışmaların intikamını alma fırsatına dönüşüyor. Bu davranış, sadece bireysel bir vicdansızlık değil, aynı zamanda toplumsal bir yansıma: kutuplaşmış bir toplumda ideolojik çatışmalar kişilerin ölümüne bile taşınıyor. Dini veya ideolojik meşruiyet arayışı, bu durumu daha da güçlendiriyor. Sosyal medya paylaşımlarında sıkça görülen “Müslüman mıydı?” veya “Gerçek Atatürkçü müydü?” soruları, aslında kişinin hayatını anlamaktan çok, onu bir moral veya ideolojik kategoriye yerleştirme çabasıdır.
Bütün bu tartışmaların ötesinde, Ortaylı’nın gerçek mirası çok daha somut ve evrensel: Osmanlı ve Türkiye tarihi üzerine yüzlerce akademik çalışma, Topkapı Sarayı Müzesi başkanlığı ve popüler tarih anlatıcılığıyla halka ulaşan eğitim katkıları. Sosyal medyada başlayan ideolojik tartışmalar, onun katkılarını gölgelemeye çalışsa da tarihsel olarak gerçek değeri yadsınamaz.
Türkiye’de entelektüeller neden ölünce bile rahat bırakılmıyor sorusunun yanıtı, aşırı kutuplaşmış siyaset, sosyal medyanın algoritmik etkisi ve toplumsal kimlik üzerinden yapılan değerlendirmelerde saklı. Ölüm sonrası tartışmalar, toplumsal olarak algının ne kadar kutuplaşmış olduğunu ve fikirlerin kişiselleştirilmesinin nelere yol açabileceğini ortaya koyuyor. İlber Ortaylı örneği, bu sürecin güncel ve görünür bir kanıtı olarak hafızalarda kalacak.
Belki de bilgi karşısında ezikliğin vermiş olduğu reaksiyondu bu kinin nedeni; kim bilir? | ©DerVirgül