“Neden kendi hikâyenizi kendiniz anlatmıyorsunuz?” – Avusturyalı bir dostun sorusuyla doğan ‘Virgül’
| Adem Hüyük
“Geleneklerine sıkı sıkıya bağlı olan, ancak bunu çoğu zaman kabul etmeyen toplumlarda, alışılmış kalıpların dışına çıkmak kolay değildir. Böyle bir toplumun parçasıysanız, farklı bir davranış sergilemek ya da yeni bir şey üretmek için önce kendi toplumunuzun tabularını aşmanız gerekir.”
Sanırım 2016 yılının sonlarıydı. Başlattığımız bu Virgül macerasının bu denli ses getireceğini o günlerde hiç öngörmemiştik.
Oysa her şey, yedi yıl birlikte çalıştığım Avusturyalı iş arkadaşım Günter Lackner’in bir tavsiyesiyle başlamıştı.
İkimiz de tesisatçıydık. Ancak yasal statü gereği ben onun yardımcısı olarak çalışıyor, daha düşük maaş alıyor ve buna paralel bir konumda görülüyordum.
Lackner, kısa süre içinde bu hiyerarşiyi kendi içinde kırdı. Bana hak ettiğimi düşündüğü değeri vererek ilişkimizi farklı bir noktaya taşıdı. Zamanla sadece bir iş arkadaşı değil, en yakın dostlarımdan biri oldu.
Belki de ben, onun yakınlık kurduğu ve zamanla güvendiği ilk Avusturyalı olmayan kişiydim. Onu anladıkça, yabancılar hakkında sahip olduğu olumsuz düşüncelerin kendi insani duygularından değil; çevresinden ve maruz kaldığı medya söylemlerinden kaynaklandığını fark ediyordum.
Bu düşüncelerin bireysel bir tercihten çok; ulusal, ekonomik ve manevi duyguların manipülasyonu yoluyla şekillendiğini görmek zor değildi. Zamanla Lackner’in de bunu fark etmeye başladığına inanıyorum. Aksi halde bana bu denli güvenmesi mümkün olmazdı.
İnsan, gününün sekiz saatini birlikte geçirdiği birine farkında olmadan yakınlaşır. Lackner’in eşi beni çok iyi tanıyordu; benim tarafımda da durum farklı değildi. Zamanla ailevi bir yakınlık oluştu.
Aslında bu, aynı yaşam koşullarını paylaşan ve benzer zorluklarda birleşen insanların birbirine doğal olarak yakınlaşmasıydı. Belki de bu dünyada ait olduğun sınıfa inanmanın en sade hâliydi.
Her geçen gün daha fazla soru sormaya başlamış, bana olan güveni daha da artmıştı. Diğer yandan Lackner, her ortamda ve her koşulda beni savunuyor, benimle ortak bir irade geliştiriyordu. Bu karşılıklı ilişki zamanla [etnik kökenden bağımsız] bir işçi dayanışmasına dönüştü.
Bir gün bana şu soruyu sordu:
Senin çok kitap okuduğunu düşünüyorum. Avusturya gündemi ne okuduğum gazetelerden daha çok hakisin; bana göre, peki “Neden bir haber sitesi oluşturmuyorsun?”
Lackner’in annesini bir defa gördüm. Avusturya’nın Burgenland eyaleti kökenliydi. O gün, annesinin yaşadığı evin banyosu yenileniyordu. Lackner tesisat işlerini yapıyor ve malzemeleri temin ediyordu; ağabeyi ise fayans işlerini üstlenmişti.
Onu tanımam bu vesileyle oldu. Annesine olan bağlılığı, bize anlatılan “Avusturyalı” profilinden oldukça farklıydı.
Nasıl ki Lackner’e biz yabancılar olduğumuzdan farklı anlatılıyorsak, Avusturyalılar da bize olduğundan çok farklı anlatılmıştı.
Lackner’in annesinin sekiz çocuğu olduğunu öğrendim. Ve bu çocukların da tıpkı bizim kültürümüzde olduğu gibi, miras, vefa ve sadakat gibi konularda farklı tutumlar geliştirdiğini gördüm. Lackner ise bu ihtiraslara kapılmadan annesini sahipleniyordu.
Bize “aile bilincini kaybetmiş bir toplum” olarak anlatılan Avusturya’ya dair öğrendiğim en önemli şeylerden biri de buydu: Bu anlatının gerçeği yansıtmadığı.
Bunu bir başka Avusturyalı arkadaşım Andreas Kössler’de de gördüm. Noel akşamı tüm kardeşleri ve onların çocuklarıyla birlikte annelerinin evinde buluştuklarını, annesinin hazırladığı geleneksel yemekleri anlatırken gözlerindeki sevinci görmemek mümkün değildi.
Oysa bize yıllarca, sanayi devrimiyle birlikte Avrupa’da aile yapısının çözüldüğü, ilişkilerin mekanikleştiği anlatıldı. Feodal üretim ilişkilerinin yerini alan kapitalist düzenin aileyi zayıflattığı öğretildi.
Ancak sahada gördüğüm gerçeklik, bu anlatının tek başına yeterli olmadığını gösteriyordu.
Çünkü hayat, kitaplarda anlatıldığı gibi tek boyutlu ilerlemiyordu. İnsanlar, anlatıldığı gibi değil; yaşadıkları gibi davranıyordu. Aynı şekilde toplumlar da üzerlerine yüklenen kalıplarla değil, kendi iç dinamikleriyle şekilleniyordu.
Zamanla şunu daha net fark ettim:
Sorun, toplumların birbirinden tamamen farklı olması değildi.
Sorun, toplumların birbirine nasıl anlatıldığıydı.
Çünkü biz, birbirimizi tanımadan önce birbirimiz hakkında hüküm veriyorduk. Ve çoğu zaman bu hükümler, gerçek deneyimlere değil; bize sunulan anlatılara dayanıyordu.
Belki de bu yüzden, bir gün arabada sorulan o basit soru bu kadar anlamlıydı:
“Neden kendi hikâyenizi kendiniz anlatmıyorsunuz?”
O an bunun neye dönüşeceğini bilmiyordum. Ama bugün geriye dönüp baktığımda şunu açıkça söyleyebilirim:
Der Virgül, bir medya projesi olarak değil,
yanlış anlatılara karşı duyulan bir ihtiyaç olarak doğdu.
Çünkü başkalarının kurduğu cümlelerle anlatılan bir hikâyede,
kendin olamazsın.
Ve biz, ilk kez kendi hikâyemizi kendimiz anlatmaya karar verdik.
Biz daha çok hümanist felsefenin kovuğuna sığınarak insanı merkeze alan, aklı, değeri ve bireysel özgürlüğü yücelten bir düşünce yapısında güven ve huzur aralamak ve aramak için, adına “Virgül” dediğimiz bu yola çıkıştık.
Daha anlaşılır kılarsak:
Virgül, kendisini insanı merkeze alan; aklı, değeri ve bireysel özgürlüğü önceleyen bir düşünsel çerçeve içinde konumlandırmaktadır. Bu çerçeve, güven ve huzur arayışına yönelik bir söylem üretme iddiası taşımaktadır. | ©DerVirgül
Teşekkürler güzel insan Lackner…
