İşçilikten Burjuvaziye | Avusturya’da Türkiye Toplumunun Dönüşümü ve Yeni Arayışları
| Adem Hüyük
1964 yılında Türkiye ile Avusturya arasında imzalanan iş gücü anlaşmasıyla başlayan göç, bugün altmış yılı geride bıraktı. İlk kuşak, “misafir işçi” olarak geldiği bu ülkede ağır sanayide, inşaatlarda, fabrikalarda ve hizmet sektöründe çalıştı. Çoğunun ortak hedefi birkaç yıl para biriktirip Türkiye’ye dönmekti. Ancak tarih farklı yazıldı. Bugün Avusturya’daki Türkiye kökenli toplum, ülkenin en büyük göçmen topluluklarından biri olmanın ötesinde, ekonomik ve sosyal yapının önemli aktörlerinden biri haline geldi.
Ancak bu dönüşüm yalnızca nüfusun artışıyla açıklanamaz. Asıl dikkat çeken değişim, sınıfsal yapıda yaşandı. Dün ücretli işçi olan ailelerin çocukları bugün şirket sahibi, yatırımcı ve işveren konumunda bulunuyor. Avusturya’daki Türkiye toplumunun son altmış yıllık hikâyesi, aynı zamanda bir sınıf değişiminin de hikâyesidir.
Eğitimin değil girişimciliğin yükselişi
Klasik Avrupa toplumlarında orta sınıf ve burjuvazi büyük ölçüde eğitim sistemi üzerinden oluşur. Üniversiteler, meslek eğitimi ve profesyonel kariyerler ekonomik yükselişin temel araçlarıdır. Avusturya’daki Türkiye kökenli toplum ise bu açıdan farklı bir örnek sunmaktadır.
Statistik Austria verileri, Türkiye kökenli nüfusun eğitim düzeyinin Avusturya ortalamasının gerisinde olduğunu göstermektedir. Buna rağmen binlerce Türkiye kökenli girişimci bugün restoranlardan lojistik şirketlerine, marketlerden inşaat sektörüne kadar birçok alanda önemli bir ekonomik güç oluşturmuştur.
Bu durum, Türkiye toplumunun sınıf atlama sürecinin büyük ölçüde diploma üzerinden değil; girişimcilik, aile emeği, uzun çalışma saatleri, tasarruf kültürü ve kuşaklar boyunca biriken ekonomik sermaye sayesinde gerçekleştiğini ortaya koymaktadır.
Ancak ekonomik başarı, tek başına burjuvaziye kabul edilmek için yeterli değildir. Kültürel birikim, eğitim, sosyal çevre ve yaşam tarzı da bu kabulün önemli unsurlarıdır.
Diğer bir anlatım ile ele alacak olursak: Sonradan zenginleşen bir kişi ve ya kişiler, ekonomik gücüne rağmen kültürel birikimi ve toplumsal çevresi yeterince gelişmediğinde yerleşik burjuvazi [Avusturyalı sermayedarlar] tarafından tam anlamıyla kabul görmeyebilmektedir.
Yeni bir burjuvazi doğdu
Bugün Avusturya’da Türkiye kökenlilerin sermayesinin ağırlıkta olduğu sektörler bellidir: gastronomi, perakende, lojistik, inşaat, otomotiv, emlak ve hizmet sektörü.
İlk kuşak maaşla çalıştı.
İkinci kuşak kendi işini kurdu.
Üçüncü kuşak ise çoğu zaman doğrudan aile şirketlerinin yönetimine doğdu […]
Birçok aile işletmesinde çocuklar henüz eğitim hayatları devam ederken işletmenin yönetim süreçlerine dahil oluyor. Ticaret bilgisi çoğu zaman okuldan değil, iş yerinde ediniliyor. Bu durum, girişimcilik kültürünün kuşaktan kuşağa aktarılmasını sağlarken aynı zamanda aile şirketlerinin temel karakterini de belirliyor.
Ekonomik güç var, kurumsal güç sınırlı
Türkiye toplumunun ekonomik başarısı tartışılmaz. Ancak bu başarı henüz aynı ölçüde kurumsal ve entelektüel güce dönüşebilmiş değil.
Bugün binlerce işletmeye rağmen; büyük sanayi yatırımlarında, finans sektöründe, düşünce kuruluşlarında, üniversitelerde, ulusal medya yönetimlerinde, ekonomik karar alma mekanizmalarında Türkiye kökenli sermayenin temsil gücü hâlâ yok denecek kadar sınırlıdır.
Bu durum önemli bir soruyu gündeme getiriyor:
Ekonomik sermaye neden kültürel ve kurumsal sermayeye dönüşemiyor?
Sessiz dönüşümün görünmeyen sorunları
Avusturya’da son kırk yılda önemli bir ekonomik güç oluşturan Türkiye kökenli girişimciler, sermaye birikiminde kayda değer bir başarı yakaladı. Ancak aynı dönüşümün kültürel alanda da aynı hızla gerçekleştiğini söylemek güç. Yerleşik Avusturya burjuvazisinin sosyal yaşamını şekillendiren işveren kulüpleri, kültür vakıfları, sanat kurumları, müzeler, opera ve klasik müzik çevreleri gibi alanlarda Türkiye kökenli iş insanlarının görünürlüğü hâlâ sınırlı.
Buna karşılık, ekonomik olarak üst gelir grubuna yükselen birçok girişimci sosyal hayatını büyük ölçüde kendi topluluğu içinde sürdürmektedir. İş ilişkileri, dostluk çevresi ve sosyal ağlar çoğunlukla aile, akrabalık ve hemşehrilik bağları etrafında şekillenmektedir. Bu durum, ekonomik yükselişe rağmen kültürel ve sosyal aidiyetin büyük ölçüde değişmeden devam ettiğini göstermektedir.
Başka bir ifadeyle, Avusturya’da Türkiye kökenli girişimciler ekonomik olarak önemli bir sınıf atlamış olsa da bu yükseliş her zaman yerleşik burjuvazinin kültürel yaşamına ve sosyal ağlarına aynı ölçüde yansımamaktadır. Çünkü burjuvazi yalnızca ekonomik güçle tanımlanan bir sınıf değildir; aynı zamanda eğitim, kültürel sermaye, sosyal ilişkiler, kurumsal temsil ve yaşam tarzıyla da şekillenen tarihsel bir konumdur.
Bu nedenle bugün Avusturya’daki Türkiye kökenli iş dünyasının önündeki temel mesele, yalnızca daha fazla sermaye üretmek değil; bu ekonomik gücü kültürel, kurumsal ve entelektüel birikimle destekleyerek kalıcı bir toplumsal etkiye dönüştürebilmektir.
Burjuvazi, yalnızca sermayenin değil, aynı zamanda sınıf bilincinin de ürünüdür. Sınıf bilinci ise ekonomik güçten çok, o sınıfın kültürel değerlerini, sosyal ilişkilerini ve yaşam biçimini içselleştirerek kendini o sınıfın doğal bir parçası olarak yeniden üretebilme kapasitesidir.
Avrupa’da göçmen kökenli girişimci sınıfların karşı karşıya olduğu temel mesele de tam olarak budur. Ekonomik sermayenin kültürel sermayeyle aynı hızda gelişmemesi, göçmen burjuvazisinin sınıfsal konumunu sürekli yeniden müzakere etmesine neden olmaktadır. Bu nedenle Türkiye kökenli iş insanlarının önündeki en önemli sınav, yalnızca şirketlerini büyütmek değil; ekonomik gücü eğitim, kültür, bilim, sanat ve kurumsal temsil alanlarında da kalıcı bir etkiye dönüştürebilmektir.
Eğitim hâlâ en büyük eksik
Ekonomik başarıya rağmen eğitim alanındaki tablo düşündürücüdür. Türkiye kökenli toplumda yükseköğretim ve mesleki eğitim oranları hâlâ Avusturya ortalamasının gerisindedir.
Bu durum kısa vadede girişimciliği engellemese de uzun vadede teknoloji üretimi, inovasyon, uluslararası rekabet ve profesyonel yönetim açısından önemli bir dezavantaj oluşturmaktadır.
Bugünün ekonomisi yalnızca sermaye değil; bilgi, araştırma ve inovasyon da gerektiriyor.
Yeni dönemin sorusu
Avusturya’daki Türk toplumu artık “misafir işçi toplumu” değildir.
Kendi sermayesini üreten, istihdam sağlayan ve ekonomik değer oluşturan kalıcı bir toplumsal yapı ortaya çıkmıştır.
Ancak önümüzdeki dönemin başarısı yalnızca yeni işletmeler açmakla ölçülmeyecektir.
Asıl başarı; ekonomik sermayeyi eğitimle destekleyebilmek, güçlü kurumlar oluşturabilmek, bilimde, sanatta, medyada ve karar alma mekanizmalarında daha görünür olabilmek olacaktır.
Yukarıda belirttiğimiz gibi; İlk kuşak bu ülkeye emeğini getirdi, ikinci kuşak sermaye oluşturdu…
Şimdi ise üçüncü ve dördüncü kuşağın önünde yeni bir görev duruyor: Biriken ekonomik gücü, kurumsal, kültürel ve entelektüel güce dönüştürmek.
İşte Avusturya’daki sermaye sahibi Türk toplumunun önümüzdeki yirmi yılını belirleyecek en kritik sınav tam olarak budur.| ©DerVirgül