Menderes Döneminde Türkiye’nin Değişen Sofrası
| Adem Hüyük
“Zeytinyağlı yiyemem aman…”
Bursa yöresine ait bu türkü, 2 Kasım 1954 tarihinde Muzaffer Sarısözen tarafından derlendi.
Bugün çoğunlukla bir halk ezgisi olarak dinlediğimiz türkünün sözleri, aslında 1950’li yılların Türkiye’sine bakmak için ilginç bir pencere açıyor:
“Zeytinyağlı yiyemem aman,
Basmadan fistan giyemem aman…”
Zeytinyağı ve basma fistan…
İki sıradan ifade gibi görünse de ikisi de Türkiye’nin geleneksel üretim ve tüketim kültürünün önemli parçalarıydı.
Peki, 1950’li yıllarda Türkiye’nin sofrası, tarımı ve gündelik hayatı neden değişmeye başladı?
Ve daha önemlisi:
Bu değişimin ABD ile ilişkiler, Marshall Planı ve Adnan Menderes’in son yıllarında Sovyetler Birliği’ne yönelme arayışıyla nasıl bir bağlantısı vardı?
Marshall Planı ile başlayan büyük dönüşüm
- Dünya Savaşı’nın ardından ABD tarafından hazırlanan Marshall Planı, Avrupa’nın ekonomik toparlanmasını desteklemek amacıyla 1948-1951 yılları arasında uygulandı. Türkiye de bu program kapsamında ABD’den ekonomik yardım alan ülkeler arasında yer aldı.
Demokrat Parti’nin 1950’de iktidara gelmesiyle birlikte Türkiye’nin Batı dünyasıyla ekonomik ve askeri ilişkileri daha da güçlendi.
1952’de NATO’ya giren Türkiye, Soğuk Savaş’ın Batı ittifakı içindeki en önemli ülkelerinden biri haline geldi.
Tarımda makineleşme hızlandı. Traktör sayısı arttı, üretim biçimleri değişti ve ABD kaynaklı tarımsal yardım programları Türkiye’nin kırsal ekonomisini etkiledi.
Ancak değişim sadece tarlada olmadı.
Türkiye’nin sofrası da değişmeye başladı.
Zeytinyağından margarine
Türkiye’nin geleneksel mutfağında zeytinyağı önemli bir yere sahipti. Ancak zaman içerisinde mısırözü yağı, soya yağı ve margarin gibi farklı yağlar Türk mutfağında daha fazla kullanılmaya başladı.
ABD’nin mısır ve soya üretimindeki küresel ağırlığı düşünüldüğünde, bu dönüşüm doğal olarak ekonomik açıdan da tartışılabilir.
Fakat burada önemli bir noktayı ayırmak gerekiyor.
Bugün zaman zaman “ABD, Türkiye’yi zeytinyağından uzaklaştırıp margarine mahkûm etmek için bu türküyü yazdırdı” şeklinde iddialar ortaya atılıyor.
Bunun tarihsel bir kanıtı yok.
Türkü 1954’te Muzaffer Sarısözen tarafından derlenmiş bir Bursa türküsüdür. Dolayısıyla türkünün ABD tarafından propaganda amacıyla yazdırıldığını söylemek mümkün değildir.
Ancak başka bir soru hâlâ ortada duruyor:
Türkünün derlendiği yıllarda Türkiye’nin gıda ve tarım düzeni gerçekten değişiyor muydu?
Evet.
Ve bu değişimin ekonomik, siyasi ve uluslararası boyutları vardı.
“Zeytinyağı sağlıksız” söylemi
Türkiye’de özellikle 20. yüzyılın ikinci yarısında zeytinyağının sağlıksız olduğu yönünde çeşitli söylemler yaygınlaştı.
“Zeytinyağı kızdırılırsa kanser yapar” gibi iddialar da toplumda uzun süre dolaştı.
Bugün ise zeytinyağı, özellikle Akdeniz tipi beslenmenin temel unsurlarından biri olarak kabul ediliyor.
Dolayısıyla geçmişte zeytinyağının değersizleştirilmesini yalnızca tek bir ülkenin propagandasıyla açıklamak doğru olmaz.
Ancak gıda üretiminin sanayileşmesi, yeni ürünlerin pazara girmesi ve tüketim alışkanlıklarının değişmesi, bu dönüşümün önemli parçalarıydı.
“Basma fistan” neden önemli?
Türkünün diğer dikkat çekici sözü ise:
“Basmadan fistan giyemem aman…”
Basma, pamuklu ve desenli bir kumaştı. Türkiye’de özellikle kadın giyiminde yaygın biçimde kullanılıyordu.
Fakat 1950’lerden itibaren sanayileşme ve yeni tüketim kültürüyle birlikte sentetik kumaşlar da giderek yaygınlaşmaya başladı.
Yani türkünün iki önemli kelimesi bize aslında iki farklı dönüşümü hatırlatıyor:
Zeytinyağı → değişen beslenme kültürü
Basma → değişen giyim kültürü
Türkiye’nin geleneksel üretim biçimleri yerini giderek sanayi ürünlerinin egemen olduğu yeni bir tüketim düzenine bırakıyordu.
Menderes’in ABD ile yolları neden açıldı?
Burada hikâyenin ikinci perdesi başlıyor.
Menderes döneminin ilk yıllarında Türkiye-ABD ilişkileri son derece yakındı.
Ancak 1950’lerin sonlarına doğru Türkiye ciddi ekonomik sorunlarla karşı karşıya kaldı. Dış borç arttı, döviz sıkıntısı büyüdü ve hükümetin ABD’den beklediği ekonomik destek konusunda sorunlar yaşandı.
1958’de Türkiye, ABD’nin de desteklediği bir istikrar programına yöneldi. Amerikan belgelerinde de Menderes hükümetinin ekonomik politikalarına ilişkin ciddi eleştiriler bulunduğu görülüyor.
Yani başlangıçtaki yakın ilişki, 1950’lerin sonlarına gelindiğinde eskisi kadar sorunsuz değildi.
Menderes hükümeti ekonomik çıkış arıyordu.
Ve bu noktada Moskova seçeneği ortaya çıktı.
Menderes Moskova’ya neden gitmek istedi?
1959’un sonlarından itibaren Türkiye ile Sovyetler Birliği arasında ekonomik ve diplomatik temaslar yoğunlaşmaya başladı.
Menderes hükümeti, Batı’dan beklediği ekonomik desteği bulmakta zorlandığı bir dönemde Sovyetler Birliği ile ekonomik ilişkileri geliştirme arayışına girdi.
Nisan 1960’ta Menderes’in Temmuz ayında Moskova’yı ziyaret edeceği açıklandı. Sovyet lideri Nikita Kruşçev’in de daha sonra Ankara’ya gelmesi planlanıyordu. Bu ziyaretin gerçekleşmesi halinde Türkiye’nin dış ekonomik ilişkilerinde önemli bir yeni sayfa açılabilirdi.
Fakat gerçekleşmedi.
Çünkü 27 Mayıs 1960’ta Türk Silahlı Kuvvetleri yönetime el koydu.
Menderes Moskova’ya değil, Yassıada’ya gitti.
Darbe ile Moskova ziyareti arasında bağlantı var mı?
İşte tarih burada daha hassas hale geliyor.
Menderes’in Sovyetler Birliği’ne açılım arayışı ile 27 Mayıs arasındaki zamanlama dikkat çekici.
Ancak bundan hareketle:
“Menderes Sovyetler Birliği’ne yanaştığı için ABD darbe yaptırdı”
demek, mevcut belgelerin taşıdığı kanıtın ötesine geçmek olur.
Tam tersine, ABD’nin yayımladığı resmi diplomatik ve istihbarat belgeleri, 27 Mayıs’ın temel nedenleri arasında Türkiye’deki siyasi krizi, Menderes hükümetinin muhalefete yönelik baskısını, öğrenciler ve şehirli kesimler arasındaki hoşnutsuzluğu ve ordu içindeki rahatsızlığı gösteriyor.
Fakat aynı belgeler başka bir şeyi de gösteriyor:
ABD, 27 Mayıs sonrasında Türkiye’deki yeni askeri yönetimle ilişkisini sürdürdü ve Washington açısından NATO ile Batı ittifakının devamlılığı büyük önem taşıyordu.
Dolayısıyla mesele, “ABD darbeyi yaptı” kadar basit olmadığı gibi, “ABD’nin darbeyle hiçbir ilgisi yoktu ve gelişmeler Washington açısından önemsizdi” şeklinde de anlatılamaz.
Daha doğru soru şudur:
ABD, Menderes’in son dönemindeki ekonomik ve dış politika arayışlarını nasıl değerlendiriyordu ve 27 Mayıs sonrasında ortaya çıkan yeni düzeni neden hızla kabul etti?
Bu sorunun cevabı, Soğuk Savaş’ın Türkiye üzerindeki etkisini anlamak açısından önemlidir.
Darbeden sonra Sovyetler de devreye girdi
27 Mayıs sonrasında Sovyetler Birliği de Türkiye’deki yeni yönetimle ilişki kurmaya çalıştı.
ABD Dışişleri Bakanlığı’nın Temmuz 1960 tarihli istihbarat değerlendirmesinde, Kruşçev’in yeni yönetime Sovyet yardımının mümkün olduğunu bildiren mektuplar gönderdiği belirtiliyor.
Ancak aynı Amerikan değerlendirmesi, yeni yönetimin genel olarak Sovyet karşıtı çizgisini koruyacağını ve Batı ile ilişkilerin temel çerçevesinin değişmesinin beklenmediğini öngörüyordu.
Yani Türkiye, Menderes’in Moskova açılımıyla yeni bir dış politika arayışına girmiş olsa da 27 Mayıs sonrasında Batı ittifakından kopmadı.
Peki “Zeytinyağlı yiyemem” bize ne anlatıyor?
Belki de türküyü bir propaganda belgesi olarak değil, bir dönemin toplumsal değişiminin tanığı olarak okumak gerekiyor.
1950’ler Türkiye’si;
- Marshall Planı’nın etkilerini yaşadı,
- tarımda makineleşti,
- ABD ile ekonomik ve askeri bağlarını güçlendirdi,
- tüketim alışkanlıklarını değiştirdi,
- geleneksel üretim biçimlerinden sanayi ürünlerine yöneldi,
- zeytinyağının yanı sıra yeni bitkisel yağları ve margarini daha fazla tüketmeye başladı,
- basma gibi geleneksel kumaşların yanında sentetik kumaşlarla tanıştı.
Aynı Türkiye, 1950’lerin sonunda ekonomik sıkıntılarla boğuşmaya başladı.
Menderes, Batı’dan beklediği ekonomik desteğin yeterli olmadığını gördükçe Sovyetler Birliği ile ekonomik ilişkileri geliştirmeye yöneldi.
Ve Menderes’in Moskova’ya gitmesine yalnızca haftalar kala, 27 Mayıs 1960 darbesi gerçekleşti.
Bu zamanlama, tarihçiler açısından araştırılmaya değer bir ayrıntıdır.
Fakat kesin hüküm vermek yerine soruyu açık bırakmak daha doğru:
Türkiye’nin sofrası değişirken dış politikası da mı değişiyordu?
Menderes, ABD ile kurduğu yakın ilişkinin sınırlarına ulaştığında Moskova’ya yönelerek yeni bir ekonomik ve siyasi alan mı arıyordu?
Ve en önemlisi:
27 Mayıs, yalnızca Türkiye’nin iç siyasi krizinin sonucu muydu; yoksa Soğuk Savaş’ın uluslararası dengeleri bu sürecin neresindeydi?
“Zeytinyağlı yiyemem aman” türküsü elbette bu soruların cevabı değildir.
Ama 1954’te derlenen bu türkü, bugün bize Türkiye’nin yalnızca siyasi iktidarının değil, sofrasının, tarımının, tüketim alışkanlıklarının ve dış dünyayla kurduğu ilişkinin de büyük bir dönüşümden geçtiği yılları hatırlatıyor.
Belki de mesele yalnızca zeytinyağı değildi.
Mesele, Türkiye’nin ne ürettiği, ne yediği, ne giydiği ve kiminle ekonomik ilişki kurduğuydu.
Bugüne kalan soru
Bütün bu tarihsel tablo, ister istemez bugünün Türkiye’sine de bir soru yöneltiyor.
Adnan Menderes’i siyasi mirasının önemli bir parçası olarak gören, onu sık sık “milli iradenin sembolü” olarak anan ve 27 Mayıs’ı demokrasinin kara lekelerinden biri olarak değerlendiren bugünkü iktidar çizgisi, aynı zamanda “yerli ve milli” değerleri savunuyor.
Peki o halde milli değerleri savunmak yalnızca siyasi söylemde mi kalmalı?
Çünkü Menderes dönemini değerlendirirken mesele sadece Menderes’in nasıl devrildiği değildir. Asıl mesele, Türkiye’nin kendi ekonomik ve tarımsal kapasitesini nasıl koruduğu, dış yardımlarla kurduğu ilişkinin sınırlarını nasıl çizdiği ve kendi üretim kültürünü ne ölçüde koruyabildiğidir.
Bugün Menderes’i savunanların, onun ABD ile yakınlaşmasını olduğu kadar son yıllarında Batı’dan beklediği desteği bulamayınca Sovyetler Birliği ile ekonomik işbirliği arayışına girmesini de hatırlaması gerekir.
Çünkü milli irade yalnızca sandıkta değil; tarlada, sofrada, fabrikada ve ekonomide de kendini gösterir.
Bir ülke kendi tohumunu, üretimini, tarımını ve gıda politikasını başkalarının ekonomik çıkarlarına ne kadar bağımlı hale getiriyorsa, siyasi bağımsızlığını da o ölçüde tartışmalı hale getirir.
Bu nedenle bugün “yerli ve milli” kavramını en fazla kullanan siyasi anlayışın önünde aslında basit ama önemli bir soru var:
Menderes’i gerçekten savunuyorsanız, onun siyasi mirasının yalnızca 27 Mayıs bölümünü mü sahipleniyorsunuz; yoksa ekonomik bağımsızlık arayışını ve Türkiye’nin kendi üretim gücünü koruma meselesini de mi savunuyorsunuz?
Belki de “Zeytinyağlı yiyemem aman” türküsünü bugün yeniden dinlerken, yalnızca geçmişte ne yediğimizi değil, neden artık bazı şeyleri üretemediğimizi ve neden başkalarının ürettiğine ihtiyaç duyduğumuzu da sormanın zamanı gelmiştir.
Çünkü milli değerleri savunmanın en somut biçimi, kendi sofrasını başkasının üretimine bağımlı bırakmamaktır.|© DerVirgül