Göç Dalgaları ve Jeopolitik Hesaplar
Son günlerde İspanya’nın Kuzey Afrika’daki toprağı Ceuta’da yaşanan kitlesel göç hareketi, yalnızca insani bir dram ya da sınır güvenliği meselesi olarak okunabilir mi? Fas sınırından deniz ve kara yoluyla çok sayıda insanın kısa süre içinde Avrupa Birliği topraklarına yönelmesi, göçün artık sadece yoksulluk, savaş ve çaresizlikle açıklanamayacak kadar politik bir araca dönüştüğünü bir kez daha gösteriyor.
Benzer bir tabloyu birkaç yıl önce Polonya-Belarus sınırında görmüştük. Orta Doğu ve Asya’dan getirilen göçmenlerin Belarus üzerinden Avrupa Birliği sınırlarına yönlendirilmesi, Batılı ülkeler tarafından bir “hibrit savaş” yöntemi olarak değerlendirilmişti. Alman basınında yer alan bazı haberlere göre Polonya sınır muhafızları, 2025 yılında Belarus sınırı altında göçmen geçişlerinde kullanıldığı öne sürülen dört tünel tespit etti. Afganistan ve Pakistan uyruklu kişilerin bu güzergâhlardan Avrupa Birliği topraklarına geçirildiği iddia edildi.
Polonyalı yetkililer, tünellerin sıradan insan kaçakçılarının imkânlarını aşan teknik bir uzmanlıkla inşa edildiğini savunuyor. Bu nedenle olayın, Belarus yönetiminin ve dolaylı olarak Moskova’nın Avrupa’yı baskı altına almaya yönelik operasyonlarının bir parçası olabileceği ileri sürülüyor. Bu iddiaların bütün ayrıntıları bağımsız biçimde doğrulanmış olmasa da göçmenlerin devletler arası mücadelede bir baskı aracına dönüştürülmesi artık yeni bir yöntem değil.
Ceuta’daki son gelişmelerin ardından da benzer sorular gündeme geliyor. Bazı çevrelerde, göç hareketinin arkasında Trump yönetimiyle bağlantılı güçlerin veya İsrail istihbaratı Mossad’ın bulunabileceği yönünde iddialar dolaşıyor. Ancak bu konuda kamuoyuna sunulmuş somut ve doğrulanabilir bir kanıt bulunmadığının altını çizmek gerekiyor. Yine de böylesi iddiaların neden ortaya çıktığını anlamak için İspanya’nın son dönemde izlediği dış politikaya bakmak yeterli olabilir.
İspanya’daki sol eğilimli hükümet, Avrupa’nın birçok ülkesine kıyasla göç konusunda daha ılımlı bir dil kullanıyor. Başbakan Pedro Sánchez’in İsrail hükümetine yönelik eleştirileri, Filistin meselesindeki tutumu ve Washington’dan zaman zaman ayrışan politikası da Madrid’i uluslararası gerilimlerin merkezine taşıyor.
Bu nedenle bazı yorumcular, kontrolsüz bir göç dalgasının İspanya’da toplumsal huzursuzluğu büyütebileceğini, aşırı sağın söylemlerini güçlendirebileceğini ve sol hükümeti siyasi olarak zayıflatabileceğini düşünüyor. Böyle bir sonuçtan yararlanabilecek çok sayıda iç ve dış aktör bulunduğu açık. Fakat siyasi çıkar ihtimali ile doğrudan operasyonel sorumluluğu birbirine karıştırmamak gerekir.
Göç hareketleri toplumlarda korku, öfke ve güvensizlik yaratır. Ekonomik sorunları derinleştirir, güvenlik tartışmalarını sertleştirir ve çoğu zaman iktidardaki hükümetlerin yıpranmasına yol açar. Tam da bu nedenle göç, çağımızın en etkili jeopolitik baskı araçlarından birine dönüşmüş durumda.
Ancak bu büyük hesapların arasında unutulanlar yine göçmenlerin kendileri oluyor. Savaşlardan, yoksulluktan veya siyasi baskılardan kaçan insanlar, bir yandan kaçakçılık ağlarının, diğer yandan devletlerin stratejik hesaplarının nesnesine dönüşüyor. Avrupa sınırlarında yaşanan her yeni kriz, yalnızca “Kim geldi?” sorusunu değil, “Bu insanlar neden ve kimlerin yönlendirmesiyle buraya geldi?” sorusunu da gündeme getirmelidir.
Ceuta’daki olayların arka planı bütün yönleriyle ortaya çıkmadan kesin hükümler vermek doğru olmaz. Fakat artık şunu açıkça görmek gerekiyor: Günümüz dünyasında göç, sadece insanların bir ülkeden başka bir ülkeye hareketi değildir. Aynı zamanda devletlerin birbirlerine mesaj verdiği, hükümetleri baskı altına aldığı ve toplumların siyasi dengelerini değiştirmeye çalıştığı bir mücadele alanıdır. | ©DerVirgül / Ramazan Yaylalı