FPÖ’den Avrupa’ya, oradan Türkiye’ye: Avrupa’daki sağ dalga Türkiye’yi nasıl etkiliyor?
Derleyen | Adem Hüyük
Avrupa siyasetinde son yılların en dikkat çekici gelişmelerinden biri, sağ ve aşırı sağ partilerin yalnızca oylarını artırması değil, siyasi gündemin sınırlarını da değiştirmesi.
Bu dönüşümü anlamak için Almanya’daki AfD’ye bakmak elbette önemli. Ancak bize göre Avrupa’daki gelişmeleri anlamak açısından Avusturya’daki FPÖ çok daha önemli bir örnek.
Çünkü “Freiheitliche Partei Österreichs” Avusturya Özgürlük Partisi [FPÖ], Avrupa’daki sağ dalganın yalnızca bir parçası değil. Aynı zamanda bu dalganın nasıl normalleştiğini, merkez siyaseti nasıl etkilediğini ve seçim başarısının hükümete girmeden de nasıl siyasi sonuç üretebildiğini gösteren önemli bir laboratuvar.
2024 Avusturya genel seçimlerinde FPÖ yüzde 28,8 oyla birinci parti oldu. Ancak hükümeti kuramadı ve bugün ÖVP, SPÖ ve NEOS koalisyonunun karşısında ana muhalefet konumunda.
Burada üzerinde durulması gereken paradoks şu:
Seçimi kazanmak her zaman iktidarı kazanmak anlamına gelmiyor. Ama iktidara gelemeyen bir parti de siyaseti değiştirebiliyor.
FPÖ’nün asıl başarısı ne?
FPÖ’nün siyasi başarısını yalnızca aldığı oy oranıyla ölçmek eksik olur.
Partinin göç, iltica, sınır güvenliği, İslam, vatandaşlık, ulusal kimlik ve Avrupa Birliği gibi konularda uzun süredir kullandığı sert söylemler, zaman içerisinde Avusturya siyasetinin merkezindeki tartışmaların da parçası haline geldi.
Burada Avrupa siyasetinin önemli bir dönüşümü ortaya çıkıyor.
Bir zamanlar “aşırı” kabul edilen bazı politikalar, yıllar sonra merkez sağ partilerin de tartıştığı veya kısmen benimsediği başlıklara dönüşebiliyor.
Dolayısıyla aşırı sağın başarısı yalnızca seçim kazanmak değil.
Kendi siyasi sözlüğünü merkeze taşıyabilmek.
FPÖ örneği tam da bunu gösteriyor.
Avrupa’da FPÖ modeli mi yayılıyor?
Avusturya’daki gelişmeler Almanya’daki AfD, Fransa’daki Ulusal Birlik, Hollanda’daki sağ popülist hareketler ve İtalya’daki sağ hükümet deneyimiyle birlikte düşünüldüğünde daha büyük bir tablo ortaya çıkıyor.
Ülkelerin siyasi tarihleri farklı.
Seçmen davranışları farklı.
Ekonomik ve toplumsal koşulları farklı.
Ancak ortak bazı başlıklar giderek daha fazla öne çıkıyor:
Göç, sınır, güvenlik, ulusal kimlik, kültürel değişim, AB’ye yönelik eleştiriler ve “önce kendi vatandaşımız” anlayışı.
Bu nedenle Avrupa’daki gelişmeleri yalnızca “aşırı sağ yükseliyor” şeklinde okumak da yeterli değil.
Asıl mesele, siyasi merkezin nereye doğru hareket ettiği.
Çünkü merkez sağ partiler aşırı sağın yükselişini durdurmak amacıyla onun bazı söylemlerini benimsediğinde, ortaya paradoksal bir sonuç çıkabiliyor:
Aşırı sağın oylarını azaltmak için kullanılan söylem, aynı zamanda aşırı sağın fikirlerini normalleştirebiliyor.
FPÖ hükümette değil ama gündemde
Avusturya bu açıdan çok önemli bir örnek.
FPÖ 2024 seçimlerinin galibi olmasına rağmen hükümet dışında kaldı. Ancak bu durum partinin siyasi etkisini ortadan kaldırmadı.
Tam tersine, Avusturya siyasetindeki birçok tartışma FPÖ’nün uzun süredir gündeme getirdiği başlıklar üzerinden şekillenmeye devam ediyor.
Bu bize siyasette önemli bir gerçeği hatırlatıyor:
Muhalefette olmak, etkisiz olmak anlamına gelmiyor.
Bir siyasi parti seçim kazanamasa bile, diğer partileri kendi gündemine cevap vermeye zorlayabiliyorsa siyasi alanı değiştirebilir.
FPÖ’nün Avrupa açısından önemi de burada.
Çünkü Avrupa’nın geleceğini belirleyecek soru yalnızca “FPÖ iktidara gelecek mi?” değil.
Daha önemli soru şu:
FPÖ’nün savunduğu fikirlerin ne kadarı, FPÖ iktidara gelmeden Avusturya siyasetinin parçası olacak?
Almanya’daki AfD neden önemli?
Almanya’da AfD’nin yükselişi de bu açıdan değerlendirilmelidir.
AfD’nin başarısı, Almanya’daki siyasi merkezin göç, güvenlik ve ulusal kimlik gibi konularda daha sert bir çizgiye yönelmesine neden oluyor.
Böylece FPÖ ile AfD arasında doğrudan bir siyasi rekabetten ziyade, Avrupa genelinde benzer sorunlara verilen benzer siyasi cevaplar ortaya çıkıyor.
Avusturya’da FPÖ’nün, Almanya’da AfD’nin yükselişi birbirinden bağımsız gelişmeler değil.
Bunlar daha büyük bir Avrupa siyasi atmosferinin parçaları.
Ancak burada dikkat edilmesi gereken bir nokta var:
Avrupa’daki bütün sağ partileri aynı kefeye koymak doğru değil.
İtalya’daki, Fransa’daki, Hollanda’daki, Almanya’daki ve Avusturya’daki sağ hareketlerin ideolojik geçmişleri ve siyasi hedefleri birbirinden farklı.
Ama ortaklaştıkları siyasi zemin giderek genişliyor.
Peki Türkiye?
Asıl mesele burada başlıyor.
Avrupa’daki sağ dalganın Türkiye’ye doğrudan bir “AfD” veya “FPÖ” olarak taşınmasını beklemek doğru olmaz.
Çünkü Türkiye’de milliyetçi siyaset zaten çok güçlü.
Milliyetçilik, güvenlik ve devlet merkezli siyaset Türkiye’nin siyasi hayatında yeni olgular değil.
Bu nedenle Avrupa’daki gelişmeler Türkiye’de yeni bir siyasi hareket yaratmaktan çok, mevcut siyasi partilerin söylemlerini değiştirebilir.
Özellikle göç, sığınmacılar, sınır güvenliği, Avrupa ile ilişkiler ve milli kimlik tartışmalarında Avrupa’daki sertleşme Türkiye’deki siyasi dili de etkileyebilir.
Başka bir ifadeyle:
Türkiye’nin Avrupa’dan alacağı şey yeni bir aşırı sağ parti değil, yeni bir siyasi dil olabilir.
“Yerli ve milli” söylem daha da güçlenir mi?
Avrupa’da ulusal egemenlik ve “önce kendi vatandaşımız” söylemi güçlenirken Türkiye’de zaten uzun süredir kullanılan “yerli ve milli” söylem de yeni bir uluslararası ortam buluyor.
Bu iki söylem birebir aynı değil.
Fakat ortak bir psikolojik zemine sahipler:
Küreselleşmeye karşı ulusal egemenlik.
Dış müdahaleye karşı devlet.
Kültürel değişime karşı kimlik.
Ekonomik ve sosyal belirsizliğe karşı ulusal koruma.
Bu nedenle Avrupa’daki siyasi dönüşüm Türkiye’yi ideolojik olarak doğrudan değiştirmese bile, Türkiye’deki mevcut milliyetçi damarları güçlendirebilir.
Türkiye’de asıl değişim nerede yaşanabilir?
Bize göre Türkiye açısından en önemli risk ya da değişim, yeni bir partinin kurulması değil.
Mevcut partilerin birbirlerine daha fazla benzemesi.
Göç konusunda daha sert söylemler.
Güvenlik politikalarında daha güçlü devlet vurgusu.
Avrupa’ya yönelik daha mesafeli yaklaşım.
Milli kimlik tartışmalarında daha sert ifadeler.
Bunlar farklı siyasi partilerin ortaklaştığı başlıklar haline geldiğinde, siyasi merkezin kendisi değişmiş olur.
Avrupa’da bugün yaşanan gelişmeleri bu açıdan okumak gerekiyor.
Çünkü aşırı sağın en büyük başarısı, herkesi kendisine oy vermeye ikna etmek olmayabilir.
Kendi gündemini diğer partilere kabul ettirmek olabilir.
Avrupa’nın geleceği Türkiye’yi de ilgilendiriyor
Avrupa’daki siyasi dengelerin değişmesi Türkiye açısından yalnızca ideolojik bir mesele değil.
AB’nin göç, iltica ve sınır politikaları değişiyor.
Avrupa’daki Türk toplumlarına yönelik siyasi tartışmalar değişiyor.
Türkiye-AB ilişkilerinin öncelikleri değişiyor.
Ve Avrupa’nın Türkiye’ye bakışı da giderek daha fazla güvenlik, göç ve jeopolitik çıkarlar üzerinden şekillenebilir.
Bu durum kısa vadede Ankara’nın işine bile yarayabilir.
Çünkü Türkiye zaten uzun süredir Avrupa karşısında özellikle göç ve güvenlik alanındaki stratejik önemini vurguluyor.
Fakat uzun vadede başka bir sonuç ortaya çıkabilir:
Türkiye ile Avrupa arasındaki ilişki demokrasi ve ortak değerler ekseninden çıkarak yalnızca güvenlik ve çıkar ilişkisine dönüşebilir.
Bu ise iki taraf açısından da ciddi bir dönüşüm anlamına gelir.
Sonuç: Asıl soru FPÖ’nün iktidarı değil
Bugün Avusturya’da FPÖ’yü, Almanya’da AfD’yi veya Fransa’daki Ulusal Birlik’i konuşurken yalnızca seçim sonuçlarına bakmak yeterli değil.
Asıl bakılması gereken, bu partilerin siyasi tartışmanın sınırlarını ne kadar değiştirdiği.
FPÖ bunun en çarpıcı örneklerinden biri.
Seçimin birincisi oldu ama hükümet dışında kaldı.
Buna rağmen tartışmanın merkezinde kalmayı başardı.
İşte Avrupa’daki sağ dalganın asıl gücü burada yatıyor.
Aşırı sağın iktidara gelip gelmeyeceğinden daha önemli olan, iktidara gelmeden önce ne kadarının iktidar olduğunu anlamak.
Ve bu noktada Türkiye için de önemli bir soru ortaya çıkıyor:
Avrupa sağa kayarken Türkiye gerçekten Avrupa’dan uzaklaşıyor mu, yoksa Türkiye’deki mevcut sağ ve milliyetçi siyaset Avrupa’daki yeni dalgayla farklı bir zeminde buluşmaya mı başlıyor?
Önümüzdeki dönemde tartışılması gereken asıl mesele belki de bu. | ©Der Virgül