İki Devlet Arasında, İki Siyasetin Kozu

A+
A-

| Adem Hüyük  

Türkiye ve Avusturya, Türkiye kökenli insanların haklarını mı koruyor, yoksa zaman zaman onları kendi siyasi çıkarları için birer koz olarak mı kullanıyor? 

Avusturya’da yaşayan Türkiye kökenlilerin hikâyesi, yalnızca göçün, uyumun ya da iki ülke arasındaki diplomatik ilişkilerin hikâyesi değildir. Aynı zamanda devletlerin, sınırları dışında yaşayan insanlarla kurduğu ilişkinin ve bu insanları siyasi hesapların neresine yerleştirdiğinin hikâyesidir. 

1960’lı yıllarda iş gücü ihtiyacını karşılamak üzere Avusturya’ya gelen Türkiye kökenli işçilerin önemli bir bölümü, başlangıçta geçici olarak gördükleri bu ülkede kalıcı bir hayat kurdu. Çocukları burada doğdu, okullara gitti, meslek sahibi oldu. Bir bölümü Avusturya vatandaşlığına geçti. Bugün Türkiye kökenli toplumun içinde hem Türkiye Cumhuriyeti vatandaşları hem de Avusturya vatandaşları var. Bu insanların ortak özelliği, yalnızca Türkiye ile kurdukları bağ değil; Avusturya’da sürdürdükleri hayat. 

Ancak devletlerin siyasi hesapları söz konusu olduğunda, bu gerçek her zaman aynı açıklıkla görülmüyor. 

Ankara’nın çıkarları, Viyana’nın politikaları 

Türkiye’nin Avusturya’daki temsilciliklerinin temel görevi, Türkiye Cumhuriyeti’ni temsil etmek ve iki ülke arasındaki ilişkileri yürütmektir. Bu, devletler arası ilişkilerin olağan bir parçasıdır. Fakat Türkiye’nin Avusturya’daki varlığı yalnızca diplomatik ilişkilerden ibaret değildir. Burada yaşayan yüz binlerce insanın toplumsal konumu, hakları ve geleceği de bu ilişkinin önemli bir boyutudur. 

Asıl sorun, Türkiye’nin devlet çıkarlarıyla Avusturya’daki Türkiye kökenlilerin ihtiyaçlarının her zaman örtüşmemesidir. 

Türkiye, Avrupa’daki diaspora topluluğunu kültürel, siyasi ve toplumsal bağların sürdürüldüğü bir alan olarak ele alıyor. Ancak diaspora siyaseti üzerine yapılan akademik çalışmalar, yurt dışında yaşayan göçmenlerin zaman zaman geldikleri ülkenin iç siyasetinde siyasi mobilizasyon amacıyla da değerlendirildiğine dikkat çekiyor. Avusturya’daki Türkiye kökenli toplum üzerine 2024 yılında yayımlanan CATS araştırması da Türkiye’nin diaspora politikasının giderek daha fazla parti siyasetiyle iç içe geçtiğini savunuyor. 

Bu durumda şu soruyu sormak gerekiyor: Türkiye’nin siyasi öncelikleri ile Avusturya’da yaşayan Türkiye kökenlilerin hak ve ihtiyaçları çatıştığında hangisi öncelik kazanıyor? 

2010: Bir büyükelçinin sözleri, bir toplumun tartışmaya açılması 

Kasım 2010’da Türkiye’nin Viyana Büyükelçisi Kadri Ecvet Tezcan’ın Die Presse gazetesine verdiği röportaj, Avusturya’nın göç ve uyum politikalarını ülke gündeminin merkezine taşıdı. Tezcan, Türkiye kökenlilerin dışlanmasını ve Avusturya’nın uyum yaklaşımını sert ifadelerle eleştirdi. Açıklamaları Avusturya siyasetinde tartışma yarattı; bazı medya organları büyükelçinin istenmeyen kişi ilan edilmesini istedi. Ancak dönemin Avusturya Dışişleri Bakanı bu talebi reddetti. 

Olayın önemi yalnızca diplomatik tartışmada değildi. Türkiye kökenli insanların Avusturya toplumundaki yeri, kimin bu toplumun parçası sayıldığı ve uyum sorumluluğunun kimlere yüklendiği yeniden tartışmaya açılmıştı. 

Bir büyükelçinin açıklaması, göçmenlerin yaşadığı sorunları görünür kılabilir. Fakat bu sorunların çözülmesi, yalnızca diplomatik açıklamalarla mümkün değildir. Asıl belirleyici olan, insanların gündelik yaşamlarında karşılaştıkları eşitsizliklerin giderilmesi ve kurumların bu konuda sorumluluk üstlenmesidir. 

2018: Camiler, imamlar ve siyasi gerilimin toplumsal sonuçları 

Haziran 2018’de dönemin Avusturya hükümeti, İslam Yasası çerçevesinde yedi caminin kapatılacağını ve bazı imamların oturum durumlarının inceleneceğini açıkladı. Hükümet kararlarını yabancı finansman ve siyasi İslam ile mücadele gerekçeleriyle savundu. Kararlar, Türkiye ile Avusturya arasındaki ilişkilerde de gerilime yol açtı. 

Burada iki konuyu birbirinden ayırmak gerekiyor. Bir devletin dinî kurumların finansmanı ve hukuka uygunluğu konusunda denetim yapması ile belirli bir topluluğun tamamını şüphe altında bırakması aynı şey değildir. Aynı şekilde, bir caminin veya imamın hukuki durumuna ilişkin kararın eleştirilmesi, bütün denetimlerin peşinen reddedilmesini gerektirmez. 

Ancak bu tür kararların toplumsal sonuçları göz ardı edilemez. Bir ibadethanenin kapatılması, yalnızca bir kurumun faaliyetini etkilemez; o kurumla ilişkisi bulunan insanların ibadetini, sosyal çevresini ve aidiyet duygusunu da etkileyebilir. 

Bu nedenle sorulması gereken yalnızca hükümetin hangi hukuki gerekçeyle hareket ettiği değildir. Kararların uygulanma biçimi, hukuki denetim ve insanların temel haklarının korunması da aynı ölçüde önemlidir. 

Bozkurt işareti: Siyasi mesajı kim veriyor, sonuçlarını kim yaşıyor? 

2019’da Avusturya’da Bozkurt işaretinin yasak kapsamına alınması, Türkiye ile Avusturya arasındaki gerilimin bir başka örneğiydi. Dönemin Türkiye Dışişleri Bakanı Mevlüt Çavuşoğlu, Viyana’ya geldiğinde bu işareti yapacağını söyleyerek yasağa tepki gösterdi. 

Bir dışişleri bakanının açıklaması, ülkesinin siyasi itirazını dile getiren diplomatik bir mesajdır. Ancak bu mesajın sonuçları ile burada yaşayan insanların karşılaşabileceği sonuçlar aynı değildir. 

Bir bakan, siyasi bir açıklamayla kendi ülkesinin tutumunu savunabilir. Avusturya’da yaşayan bir çalışan ise aynı sembolü kullandığında işyeri kuralları, yasal düzenlemeler veya toplumsal tepkilerle karşılaşabilir. Nitekim 2020’de Bozkurt işaretiyle ilişkilendirilen bir olay nedeniyle Wiener Linien çalışanlarının işten çıkarıldığı haberleştirildi. 

Bu örnek, devletlerin siyasi söylemleriyle bireylerin yaşam koşulları arasındaki mesafeyi gösteriyor. Ankara’nın bir yasağa itiraz etmesiyle, bu yasağın kapsamına giren bir davranış nedeniyle yaptırımla karşılaşan kişinin hukuki ve ekonomik durumunu korumak aynı şey değildir. 

Buradan şu soru doğuyor: Türkiye’nin siyasi temsilcileri bir sembolü savunurken, o sembolü kullanan insanların Avusturya’daki yaşam koşullarını ve karşılaşabilecekleri sonuçları da hesaba katıyor mu? Avusturya hükümeti ise kendi yasalarını uygularken, toplumsal gerilimin ayrımcılığa veya geniş bir topluluğun hedef hâline gelmesine yol açmamasını ne ölçüde gözetiyor? 

Devletler arasındaki gerilim, insanların gündelik hayatına taşındığında 

Bu örnekler, her kararın mutlaka diğer devletin hamlesine karşı misilleme amacıyla alındığını tek başına kanıtlamaz. Böyle bir iddia için kararların gerekçelerini, zamanlamasını ve ilgili açıklamaları ayrıca incelemek gerekir. Ancak bir kararın resmî gerekçesi ne olursa olsun, toplumsal etkileri ve uygulamada kimleri etkilediği sorgulanabilir. 

Avusturya’da göç ve uyum tartışmalarının Türkiye kökenlileri zaman zaman geniş bir siyasi kategorinin içine yerleştirdiği, akademik çalışmalarda da ele alınan bir konu. Türkiye’deki siyasi gelişmeler, seçimler ve semboller üzerinden Avusturya’daki insanların sadakatinin sorgulanması, farklı kimliklere sahip bir topluluğu tek bir siyasi tutumla tanımlama riskini taşıyor. 

Oysa Türkiye kökenli insanlar tek bir siyasi görüşe, tek bir inanca veya tek bir yaşam biçimine sahip değil. Aralarında farklı partileri destekleyenler, hiçbir partiyle bağ kurmayanlar, farklı dinî ve kültürel kimliklere sahip olanlar var. Türkiye ile bağını güçlü biçimde sürdürenler kadar, hayatını esas olarak Avusturya’da kuranlar da bulunuyor. 

Bu çeşitliliği görmezden gelmek, insanları kendi tercihleri ve yaşamları olan bireyler olarak değil, devletlerin ve siyasi hareketlerin temsil ettiği gruplar olarak değerlendirmek anlamına gelir. 

Peki Türkiye’nin temsilcilikleri kimi temsil ediyor? 

Türkiye’nin Avusturya’daki büyükelçiliği ve başkonsoloslukları, hukuken Türkiye Cumhuriyeti’ni temsil eder. Avusturya vatandaşlığına geçmiş Türkiye kökenliler, yalnızca kökenleri nedeniyle Türkiye’nin konsolosluk korumasından otomatik olarak yararlanmaz. Ancak bu durum, Türkiye’nin diplomatik temsilciliklerinin bu toplumla kültürel, toplumsal ve kamusal ilişkiler kuramayacağı anlamına da gelmez. 

Buradaki soru, diplomatik temsilcilerin herkesi aynı hukuki statüde koruması gerektiği iddiası değildir. Soru, Türkiye’nin temsilciliklerinin Avusturya’da yaşayan Türkiye kökenlilerin karşılaştığı ayrımcılık, dışlanma ve toplumsal eşitsizlik gibi sorunlara ne ölçüde ilgi gösterdiğidir. 

Bir başka ifadeyle, Ankara’nın Avusturya’daki Türkiye kökenlileri yalnızca Türkiye ile bağlarını sürdüren bir diaspora olarak mı gördüğünü, yoksa yaşadıkları ülkede eşit haklara sahip olmaları gereken insanlar olarak da dikkate alıp almadığını sorgulamak gerekir. 

Aynı soru Avusturya hükümetleri için de geçerlidir. Türkiye ile siyasi gerilim yaşandığında, göç ve din politikaları üzerinden verilen mesajların sonuçları kimlerin hayatına yansıyor? Hükümetler kararlarının toplumsal etkilerini değerlendirirken, Türkiye kökenli insanları kendi aralarında farklılaşan bireyler olarak mı görüyor, yoksa onları siyasi tartışmaların toplu muhatabı hâline mi getiriyor? 

Sonuç: İnsanlar devletlerin siyasi hesaplarından ibaret değildir 

Türkiye ve Avusturya’nın kendi çıkarlarını savunması, devletler arası ilişkilerin doğal bir parçasıdır. Ancak bu çıkarların savunulması, insanların haklarının ve yaşam koşullarının ikinci plana atılmasını meşrulaştırmaz. 

Türkiye, Avusturya’daki Türkiye kökenlileri yalnızca siyasi mobilizasyonun veya kültürel bağlılığın bir unsuru olarak değerlendirmemeli; onların yaşadıkları ülkede karşılaştıkları sorunları da dikkate almalıdır. Avusturya ise Türkiye ile yaşadığı siyasi gerilimleri, burada yaşayan Türkiye kökenli insanları topluca sorgulamanın veya damgalamanın gerekçesi hâline getirmemelidir. 

Bir sembol, bir cami, bir seçim ya da bir diplomatik açıklama üzerinden yaşanan tartışmaların sonunda asıl soruyu unutmayalım: Bu tartışmaların sonuçlarını kim yaşıyor? 

Devletler siyasi mesajlarını verir, hükümetler kararlarını alır, diplomatlar ülkelerini temsil eder. Fakat bu tartışmaların içinde kalan insanlar, ertesi gün yine işe gider, çocuklarını okula bırakır, komşularıyla yaşar ve geleceklerini kurmaya çalışır. 

Türkiye ve Avusturya, Türkiye kökenli insanların haklarını mı koruyor, yoksa zaman zaman onları kendi siyasi çıkarları için birer koz olarak mı kullanıyor? 

Bu sorunun yanıtı, devletlerin açıklamalarından çok, uygulamalarına; insanların yaşamlarında yarattıkları sonuçlara ve onların haklarını korumak için ne yaptıklarına bakılarak verilebilir. 

Çünkü göçmenler iki devlet arasındaki ilişkilerin nesnesi değil, kendi hayatları ve hakları olan insanlardır. Devletlerin gerçek sorumluluğu da tam bu noktada başlar.| ©DerVirgül  

REKLAM ALANI
Adem Hüyük, Avusturya'nın Viyana kentinde yaşayan Türk gazetecidir. Gazetecilik kariyerinde, Avusturya'daki Türk toplumu, göçmen politikaları ve Avrupa'daki Türk diasporası üzerine analizler kaleme almıştır. ****Deutsch: Adem Hüyük ist ein türkischer Journalist, der in Wien, Österreich lebt. In seiner journalistischen Laufbahn hat er Analysen über die türkische Gemeinschaft in Österreich, Migrationspolitik und die türkische Diaspora in Europa verfasst.
Bir Yorum Yazın

Ziyaretçi Yorumları - 0 Yorum

Henüz yorum yapılmamış.