Alevi Tasavvufunda Varlık ve Yokluğun Birliği
Açığım yok kapalım yok dünyada
Ne ise ahvalim sorsunlar beni
Bir kimseye vebalim yok dünyada
İster sevip ister kırsınlar beni
Dilim dönmez nedir gavur Müslüman
Duman ateş demek ateş de duman
Enelhak bağına girdiğim zaman
İster kesip ister yüzsünler beni
Allah kul yaratmış biri de benim
Kimden kaldı benim imanım dinim
Ne şeytan tanırım ne de peri cin
Konuşan insanım görsünler beni
Okudum Kuranı edep erkanlı
Yaptığım secdenin kıblesi canlı
Gerdeksiz gecede bir delikanlı
Ölü bir geline versinler beni
Akarsu’yum boşa güldükten sonra
Azrail yok imiş öldükten sonra
Gönül tahtım harap olduktan sonra
Boş kuru hasıra sarsınlar beni
Söz: Muhlis Akarsu
Yöre: Kangal
Türk Alevi tasavvuf geleneğinde insanın hakikat yolculuğu, basit bir inanç anlatısı değil; ontolojik bir kırılma, varlık anlayışında köklü bir dönüşümdür. Yukarıda Büyük Ozan Muhlis Akarsu’ya ait olan bu şiir, bu dönüşümün belirli bir eşiğinde durur. Ne inkârın katılığında ne de teslimiyetin konforunda. Bir geçiş alanında. Bilmenin dağıldığı, benliğin çözülmeye başladığı ve varlık ile yokluk arasındaki sınırların geçirgenleştiği bir bilinç hâlinde.
Şiirin ilk dörtlüğünde dile gelen “açık” ve “kapalı” olma hâllerinin reddi, klasik zahir–batın ayrımının aşılmasına işaret eder. Bu, Alevi düşüncesinde “ikilikten geçmek” olarak bilinir. Hoca Ahmet Yesevi hikmetlerinde insanı dışsal kimliklerden sıyırarak özdeki hakikate çağırır. Ona göre asıl mesele görünüş değil, “er” olmaktır. Açıklık ya da kapalılık, iman ya da inkâr; bunlar ancak idrak düzeyine göre anlam kazanır. Gören için perde yoktur; görmeyen için ise hakikat zaten örtülüdür.
Şiirdeki “Hiç kimseye vebalim yok dünyada” ifadesi, etik bir özgürlük beyanıdır. Bu, sorumluluğun dışsal otoriteden değil, içsel bilinçten doğduğu bir anlayıştır. Hacı Bektaş Veli’nin “eline, beline, diline sahip ol” öğretisi burada yankılanır. Günah ve sevap, korku ya da ödül sistemi üzerinden değil; insanın kendi vicdani terazisi üzerinden anlam kazanır. Hakikat yolcusu, dış yargıdan arınır; kendi iç mahkemesinde hükmünü verir.
“Ne şeytan tanırım ne de peri cin” dizesi ise kozmik ikiliklerin aşılmasını simgeler. İyilik–kötülük, kutsal–lanetli, cennet–cehennem karşıtlıkları aşılmıştır. Bu yaklaşım, vahdet-i vücud anlayışının Anadolu’daki yorumudur. Nesimi kendisi ile özdeşleşen ve Hallacı Mansur’a ait olan “Enel Hak” sözünü derken insanın Tanrısal özle özdeşliğini radikal bir biçimde ortaya koyar. Onun düşüncesinde dışsal bir şeytan figürüne gerek yoktur; insan kendi hakikatini kavradığında korku unsurları anlamsızlaşır. Şiirde konuşan özne de bu bilinç eşiğindedir: Tanımadığı şeytan, aslında aşılmış bir korkudur.
“Okudum kuranı edep erkânlı / Yaptığım secdenin kıblesi canlı” dizeleri, metin merkezli bir dindarlıktan varlık merkezli bir ibadete geçişi anlatır. Bu, ritüelin içselleştirilmesi değil; ritüelin aşılmasıdır. Şah Hatayi deyişlerinde ibadet, insanın kendisini bilmesiyle eşdeğer görülür. Kıble artık taş bir yapı değil; diri olandır. Canlı olan. İnsanın kendisidir. Bu yaklaşım, Alevi düşüncesinde “insan-ı kâmil” kavramıyla somutlaşır.
“Gerdeksiz gecede bir delikanlı / Ölü bir geline versinler beni” dizesi ilk bakışta karanlık bir imge gibi görünse de tasavvufi bağlamda “ölmeden önce ölmek” öğretisini çağrıştırır. Bu, nefsin sembolik ölümü ve yeni bir bilincin doğumudur. Pir Sultan Abdal şiirlerinde bu tür metaforlar, dünyevi kimlikten kopuşu ve hakikate çıplak geçişi temsil eder. Gerdek yoktur; çünkü birleşme dünyevi değildir. Gelin ölüdür; çünkü eski benlik artık yoktur. Burada ölüm, son değil; dönüşümdür.
Son dörtlükteki “Azrail yok imiş öldükten sonra” ifadesi, ölüm tasavvurunun radikal biçimde yeniden yorumlanmasıdır. Ölüm, dışsal bir melekle değil; bilinç hâlinin değişimiyle ilişkilidir. Gönül tahtı yıkıldıktan sonra bedenin değersizleşmesi, Alevi-Bektaşi geleneğinde “ten kafesi” metaforuyla örtüşür. Hakikat yolcusu için esas olan gönül inşasıdır; beden geçicidir.
Bu şiiri tasavvufi ve felsefi açıdan anlamlı kılan şey, kesin hükümlere varmaması; bilakis bir şaşkınlık eşiğinde durmasıdır. Bu eşik, bilginin dağıldığı ama idrakin açıldığı bir noktadır. Varlık ile yokluk arasındaki çizgi silikleşir; insan, hem hiçtir hem her şeydir. Alevi öğretisinde bu durum, hakikatin idrakine yaklaşılan bir bilinç durağıdır.
Türk Alevi düşüncesi, katı teolojik sistemlerden ziyade deneyimsel bir metafiziğe dayanır. Hakikat, dogmayla değil; yaşantıyla kavranır. Bu şiir de tam olarak bu yaşantısal bilincin ifadesidir: dışsal yargıdan arınmış, korku figürlerini aşmış, ölüm kavramını dönüştürmüş ve insanı merkeze almış bir anlayış.
Sonuç olarak Muhlis Akarsu’nun bu şiiri Anadolu irfan geleneğinin, özellikle Alevi-Bektaşi tasavvufunun ontolojik cesaretini taşır. Kimliklerin çözülmesi, korkuların aşılması, ibadetin insanın kendisine yönelmesi ve ölümün anlam değiştirmesi… Bunlar bir inanç krizinin değil; bilinç genişlemesinin işaretleridir. Hakikate yürüyen yolcu için asıl soru şudur: Görmek mümkünken, neden perde aransın? Görmeyene ne anlatılabilir?
Bu şiir, tam da o görme eşiğinde duran bir ses olarak okunmalıdır. Büyük Ozan Muhlis Akarsu’nun ruhu şad olsun. Yaşadığı hayat boyunca güzel ahlakı, mertliği, yiğitliği ve derin tasavvufi düşüncesi ile sazı, sözü ve sesiyle yeri doldurulamaz eşsiz bir ozandı…|© DerVirgül