Almanya ekonomisinin çevre [periphery] ile imtihanı

Almanya sık sık ziyaret ettiğim ve kamusal standartlarını bazen yavaş ama daha sonra olumlu etkilerini görünce mükemmel olduğunu fark ettiğim güçlü bir Avrupa ülkesi.  2000’li yıllardan bu yana Avrupa ekonomisini izleyen bir ekonomi gazetecisi olarak, bugün Almanya’yı anlamanın en berrak yollarından biri ‘periphery’ yani merkez‑çevre ilişkisi üzerinden bakmak olduğunu fark ettim. Kendine özgü bir üretim standardı ve kamusal yapısı olan Almanya’nın kırılgan ekonomilere sahip olan Periphery olarak tabir edilen çevre ülkelerden kaynaklı olumsuz etkilerini geçmiş yıllara göre daha fazla görmeye başladım.

Sanayi endeksleri ile iş dünyası üzerinde ki etkilerini, sokakta yani sosyal yaşamda periphery diye tabir ettiğimiz ülkelerden gelen serbest dolaşıma sahip insanların üretime katkı sunmadıkları, eğitimsiz olmalarına rağmen sanayide ara eleman görevi dahi görmedikleri, entegre olmakta inat ettikleri (yada hiç umursamadıkları) ve yaşamsal boş vermişlik alışkanlıklarını, bohem rutinlerini burada da devam ederek Almanya’nın sosyal dokusuna entegre olmakta zorlanan bir kısım göçmenler gibi olumsuz etkilerde bulunduklarını da maalesef gözlemledim. Somut bir analiz yapmak istiyorsanız, NRW’de Gelsenkichen şehrinde kısa bir tur atarak periphery ülkelerden gelen serbest dolaşıma sahip insanların günlük rutinlerini gözlemleyebilirsiniz.

Periphery, bence sadece coğrafi bir tanım değildir; üretim kapasitesi sınırlı, finansal olarak kırılgan, siyasi ve kurumsal yapıları zayıf ekonomilerin, güçlü merkezlerle kurdukları asimetrik ilişkiyi de anlatır. Almanya ise bu tabloda, Avrupa’nın sanayi, sermaye ve karar alma merkezlerinden biridir. En büyük yükü taşıyan rol model özelliği olan daha doğrusu göç politikaları konusunda rol model bir özelliği olan bir ülke.

Biraz geçmişe gidersek; Soğuk Savaş’ın bitişi, Avrupa Birliği’nin genişlemesi ve Euro’nun yürürlüğe girmesiyle birlikte merkez‑çevre ilişkileri daha görünür hale geldi. Almanya, Fransa ve Benelüks (Belçika, Hollanda ve Lüksemburg) ülkeleri merkezde konumlanırken; Güney Avrupa, Doğu Avrupa ve AB dışı kırılgan ekonomiler çevreyi oluşturdu. Bu yapı, Almanya için uzun süre maliyetlerden çok fayda üretti. Ancak son on yılda tablo daha karmaşık bir hâl aldı.

Periphery ekonomilerinin Almanya’ya etkisi

Periphery ülkeleri Almanya ekonomisini üç temel kanaldan etkiliyor: iş gücü hareketliliği, iç talep ve sanayi yapısı.

İlk kanal göç. Ekonomik olarak zayıf, işsizlik oranı yüksek ve gelir seviyesi düşük ülkelerden Almanya’ya yönelen göç, başlangıçta iş gücü açığını kapatan bir unsur olarak görüldü. Federal İstatistik Ofisi (Destatis) ve Federal İş Ajansı verileri, özellikle düşük vasıflı işlerde göçmen emeğinin payının belirgin şekilde arttığını gösteriyor. Ancak bu durum, mikro ölçekte ücret baskısı, kayıt dışı istihdam ve sosyal yardımlara olan bağımlılığın artması gibi sorunları beraberinde getirdi.

Sokakta hissedilen ekonomi tam da burada başlıyor. Büyük şehirlerin çevre mahallelerinde kira fiyatlarının yükselmesi, sosyal konut talebinin patlaması ve yerel esnafın düşük alım gücüyle karşı karşıya kalması, periphery etkisinin günlük hayattaki yansımalarıdır. Berlin, Duisburg ve Hamburg’un bazı bölgelerinde belediyelerin sosyal harcamaları hızla artarken, yerel bütçeler zorlanıyor.

İkinci kanal iç talep. Periphery ülkelerinden gelen göçmen nüfus, tüketimi artırıyor gibi görünse de bu tüketim büyük ölçüde düşük marjlı ve ithalata dayalı. Bu da Almanya’nın yüksek katma değerli üretim modeline sınırlı katkı sağlıyor. Ekonomi literatüründe sıkça vurgulanan nokta şu: Düşük gelirli nüfusun talebi, büyümeyi nicel olarak artırabilir; ancak verimlilik artışı yaratmaz.

Sanayi ve imalat üzerindeki baskı

Almanya’nın asıl kırılganlığı, imalat ve ağır sanayi tarafında hissediliyor. Otomotiv, makine ve kimya sektörleri uzun yıllar boyunca Avrupa çevresinden gelen ucuz ara malı ve iş gücü sayesinde rekabet gücünü korudu. Ancak bu model sürdürülebilirliğini kaybediyor.

Doğu Avrupa’daki üretim üsleri, artık yalnızca çevre değil; aynı zamanda rakip. Polonya, Macaristan ve Çekya gibi ülkeler, Almanya için hem tedarikçi hem de rakip konumuna geldiklerini de artık görebiliyoruz. Ücretler yükselirken, verimlilik farkı daralıyor. Güney Avrupa’da ise kronik borçluluk ve düşük yatırım oranları, Alman sanayisinin ihracat pazarlarını zayıflatıyor.

Ağır sanayi açısından enerji maliyetleri ayrı bir başlık. Periphery ülkelerinin enerji arzındaki kırılganlıkları ve jeopolitik riskleri, Almanya’nın sanayi maliyetlerini dolaylı yoldan yukarı çekiyor. Bu durum, sanayi odalarının ve Ifo Enstitüsü’nün raporlarında açık biçimde dile getiriliyor.

Alman hükümetinin yaklaşımı

Berlin’deki karar alıcılar bu tabloyu görmezden gelmiyor. Son yıllarda açıklanan sanayi stratejileri, nitelikli göç yasaları ve entegrasyon programları, periphery etkisini yönetme çabasının bir parçası. Hükümet, düşük vasıflı göçten ziyade teknik ve mühendislik ağırlıklı iş gücünü çekmeyi hedefliyor. Aynı zamanda sosyal yardımların iş gücü piyasasına katılımı teşvik edecek şekilde yeniden düzenlenmesi tartışılıyor.

Ancak eleştiri şu noktada yoğunlaşıyor: Tedbirler çoğu zaman reaktif. Sorun ortaya çıktıktan sonra müdahale ediliyor. Bu dengesizlik zamanla ortaya çıkmış bir durum değil, belki de mevcut yapının bir sonucudur. Merkez ve çevre arasındaki fark, politikalarla kolayca kapanacak bir fark olmadığını da hatırlatmakta fayda var.

Almanya’dan Avrupa’ya bakış

Bu sorun yalnızca Almanya’ya özgü değil. Fransa banliyö ekonomilerinde, İtalya ve İspanya işsizlik‑borç sarmalında, Hollanda ve Belçika konut krizinde, İsviçre ve Avusturya sınır ötesi iş gücü baskısında benzer periphery etkileriyle karşı karşıya. İskandinav ülkeleri dahi, özellikle Danimarka ve Finlandiya, göç ve refah devletleri dengeleri konusunda zorlanıyorlar.

Çözüm reçetesi

Merkez ülkeler için kalıcı çözüm, periphery’yi yalnızca ‘yük’ olarak değil, dönüştürülebilir bir alan olarak görmekten geçiyor. Kanaatime göre Almanya özelinde üç başlık öne çıkıyor:

Birincisi, göçün niteliğini belirleyen daha seçici ve şeffaf bir sistem. İkincisi, çevre ülkelerde üretim ve kurumsal kapasiteyi artıracak Avrupa ölçekli yatırım programları. Üçüncüsü ise Almanya içinde eğitim, mesleki uyum ve yerel entegrasyonu merkeze alan mikro ekonomi politikaları.

Merkez güçlü kalmak istiyorsa, çevreyi ihmal edemez/etmemeli. Periphery, doğru yönetilmediğinde merkez için bir avantaja değil, kalıcı bir kırılganlığa dönüşür. Avrupa’nın ve Almanya’nın önündeki iktisadi büyüme anlamında asıl sınav tam da budur. Bu sınav başarılı iktisadi programlar ile sürdürülebilir bir konuma getirilirse sanayi ve ihracat endekslerinde büyüme, sosyal çürüme olarak tabir edilen toplumsal sorunlarda zaten ortadan kalkacak ve nitelikli yurttaşlar ve nitelikli göçmenler ile Periphery’nin olumsuz etkileri gittikçe azalacak.

Bu durumu somutlaştırmak için son on beş yıla bakmak yeterli. 2008 küresel krizinin ardından Yunanistan, İtalya ve İspanya gibi çevre ekonomilerinde yaşanan borç ve işsizlik krizleri, Almanya’nın ihracat pazarlarını daraltırken Alman bankacılık sistemini de doğrudan baskı altına aldı. Benzer şekilde Doğu Avrupa’dan gelen düşük vasıflı iş gücü, kısa vadede Almanya’nın hizmet sektöründeki açığı kapattı; ancak yeterli entegrasyon sağlanamadığında büyük şehirlerde konut krizi, ücret baskısı ve sosyal harcamalarda artış olarak geri döndü. Enerji tarafında ise çevre ülkelerin kırılgan altyapıları ve dışa bağımlılığı, Almanya’nın sanayi üretim maliyetlerini yükselterek otomotiv ve kimya sektörlerinde rekabet gücünü zayıflattı. Bu örnekler gösteriyor ki çevre ekonomilerdeki yapısal sorunlar çözülmeden bırakıldığında, merkez ülkeler bu sorunlardan izole kalamıyor; aksine, ekonomik, sosyal ve siyasi maliyetler merkezde birikiyor. Avrupa’nın ve Almanya’nın gerçek sınavı da tam olarak bu karşılıklı bağımlılığı yönetebilme kapasitesinde yatıyor.| ©DerVirgül

Yayınlama: 05.01.2026
A+
A-
Bir Yorum Yazın

Ziyaretçi Yorumları - 0 Yorum

Henüz yorum yapılmamış.