İntihar Haberi Neden Yapılmamalı? | Hiç mi vicdanınız yok!
Birkaç hafta önce Viyana’da Türkiye kökenli bir kişinin intihar ettiği bilgisi, kulaktan kulağa yayılmaya başladı. Merak, söylentiye; söylenti, dedikoduya dönüştü. En sonunda bu merak bize kadar ulaştı. Aynı süreçte, intiharla ilgili görüntüleri bize gönderenler de oldu.
Her iki grubun ortak noktası şuydu:
Soğukkanlı bir şekilde “neden” ve “nasıl” sorularını soruyorlardı.
Ne kadar kolay, ne kadar sıradan…
Sanki bir insan hayatından değil de sıradan bir olaydan söz ediliyordu. Sanki ortada geride kalanlar, acı, travma yokmuş gibi. Üstelik sadece merak etmekle yetinmiyor, haberi yapmamızı talep ediyorlardı. Ayrıntıları öğrenmek istiyorlardı; ama bunu gerçeği anlamak için değil, vicdansızca dedikodu yapmak için.
Daha da ileri gidip, bizim gazeteciliğimizi sorgulama cüretinde bulunanlar oldu. “Neden yazmıyorsunuz?” diye sordular.
Oysa asıl soru şuydu:
Bir insanın ölümünü teşhir etmemek ne zamandan beri gazetecilik eksikliği sayılıyor?
Bu yaklaşım ne kadar acımasızdı…
İntiharı bir haber malzemesine, bir merak nesnesine indirgeyen bu soğukkanlılık, aslında tam da üzerinde düşünmemiz gereken toplumsal çürümeyi gösteriyordu.
Gazetecilikte her şey haber değildir.
En azından olmamalıdır. İntihar da bunlardan birisi.
Bir gazeteci olarak kendime sık sık şu soruyu soruyorum:
Bir bilgiyi yayımlamak kamu yararına mı, yoksa yeni bir zararın kapısını mı aralalamktır?
İntihar haberleri söz konusu olduğunda, bu sorunun cevabı çoğu zaman nettir.
İntihar, bireysel bir trajediden öte, ciddi bir halk sağlığı meselesidir. Ancak medya, bu gerçeği çoğu zaman göz ardı eder ve yaşanan ölümü “haber değeri” olan bir olay gibi sunar. Oysa araştırmalar bize çok açık bir şey söylüyor: İntihar haberleri, özellikle ayrıntılı ve dramatik verildiğinde, yeni intiharları tetikleyebiliyor.
Bu durum psikoloji literatüründe “Werther Etkisi” olarak tanımlanıyor. Yani bir intiharın haberleştirilmesi, psikolojik olarak kırılgan başka bireyler için bir eşik görevi görebiliyor. Kullanılan dil, başlık, hatta fotoğraf bile bu riski artırabiliyor. Medya burada farkında olmadan ölümcül bir zincirin parçası hâline geliyor.
Bir başka sorun da normalleştirme.
İntihar haberleri arttıkça, bu eylem toplumda bir “çıkış yolu” gibi algılanabiliyor. Özellikle gençler için bu son derece tehlikeli. Umutsuzluk, medyada tekrar tekrar üretildiğinde, çözüm fikri tamamen silikleşiyor.
İşin bir de görünmeyen tarafı var: Geride kalanlar.
Aileler, yakınlar, arkadaşlar… İntihar haberleri, onların acısını dindirmek yerine çoğu zaman yeniden travmatize ediyor. Özel hayat ihlal ediliyor, kişiler istemeden kamusal bir hikâyenin parçası hâline getiriliyor. Bu, gazeteciliğin “zarar vermeme” ilkesine açıkça aykırı.
Peki “haber alma hakkı” ne olacak?
Bu soru sıkça soruluyor.
Ancak her olay kamuoyunu doğrudan ilgilendirmez.
İntihar vakalarının büyük çoğunluğu: Toplumsal güvenliği tehdit etmez. Kamusal bir risk oluşturmaz. Bilgi vermek açısından zorunlu değildir. Bu noktada haber değeri, yaratacağı zararın gerisinde kalır.
Dünya Sağlık Örgütü’nün [WHO] bu konudaki tavsiyeleri de son derece nettir:
Yöntem anlatılmamalı, yer belirtilmemeli, fotoğraf kullanılmamalı, yardım hatları mutlaka paylaşılmalıdır. Aslında bu uyarılar şunu söylüyor: İntiharı değil, intiharı önlemeyi haberleştirin.
Benim için mesele sansür değil.
Mesele sorumluluk.
Gazetecilik sadece olanı anlatmak değil, olabilecek zararı da öngörebilmektir. İntiharı teşhir etmek yerine, ruh sağlığı politikalarını, destek mekanizmalarını ve çözüm yollarını görünür kılmak çok daha kamusal bir görevdir.
Bazen yazmamak, yazmaktan daha gazetecidir. | ©DerVirgül