İslam, İslamcılara Karşı Direniyor
Avusturya’nın Türkiye’ye vize uyguladığı yıllardı. Ben, 1989 yılının 10. ayında bir ergen olarak Avusturya’ya giriş yapmış, 1990 yılının ilk saniyelerinde uygulamaya giren vize zorunluluğuna maruz kalmayan şanlı azınlıktandım. O yıllarda ne çok insan ne kadar enteresan yöntemlerle Avusturya’ya girmişti…
On dört yaşında, ablasının yanına gelmiş ve okula başlamış bir çocuktum. Kerhen Ege şivesinin motiflerini taşıyan Türkçem, çoğunlukla ise İzmir’in yalnızca Ege’nin değil, Akdeniz’in entelektüel mirasçısı olarak görülmesinin etkisiyle İstanbul Türkçesiyle harmanlanmış bir şiveydi. Kelime hazinem ortalamanın biraz üzerindeydi; şaşkın, gözlemleyen ve anlamaya çalışan biriydim.
Sosyal yaşamın mekânsal olarak içe dönük olduğu, yani ev ziyaretlerinin dışına pek taşmadığı bu yıllarda insanlar birbirlerine daha sıkı tutunuyordu. Aile dostlarıyla ya da aynı fabrikada çalışmanın verdiği güvenle başlayan ziyaretlerin neredeyse tamamına katılmıştım.
Bu ziyaretlerden birinde geçen bir diyalogun, ileride ideolojik anlamda sınıfsal bir duruş sergilerken zihnime bu kadar net geri döneceğini o gün bilemezdim.
Büyük bir çimento fabrikasının çevresinde, fabrikada çalışan işçiler için sonradan oluşturulmuş köyde yaşayan birçok Sivaslı aile dostlarımıza iki haftada bir giderdik. Diğer hafta sonunda da onlar bize gelirlerdi. O ailelerin, Türkiye’den gelmelerine yardımcı oldukları, benden yaşça büyük yakınları vardı. Küçük olsam da statü olarak aynı yerde duruyorduk. Onların ifadesiyle “kader arkadaşıydık”.
Aylar, ardından yıllar geçti. Özgüven kazanan, ekonomik özgürlüğünü elde eden ve artık vize sorunu kalmayan bu “serf turistlerin” daha yüksek sesle konuşmaya başladıklarını fark etmiştim ama o günlerde buna özel bir anlam yüklememiştim.
Türkiye’de ise aynı yıllar; Sivas Katliamı, ülkenin doğu ve güneydoğusundaki çatışmalar, Refah Partisi’nin yerel seçimlerde İstanbul dahil olmak üzere büyük bir çıkış yakalaması, ardından gelen ekonomik krizler ve Refah Partisi’nin iktidar ortaklığıyla anılıyordu.
İdeolojik örgütlülüğü, o günlerde adını ilk kez duyduğum Milli Görüş çizgisinde olan, benden yaşça büyük ama benimle aynı tarihte, aynı koşullarda Avusturya’ya gelmiş bir abiyle yaptığım bir tartışmada bana şunları anlatmıştı:
Köylerindeki eski ama büyük olmayan bir husumetten söz etti. Zaman zaman karşılıklı tarlalara zarar verildiğini, son olayda karşı tarafın çitleri kırarak hayvanlarını saldığını, büyük zarar gördüklerini anlattı. İntikam almak istemişti. Hasat zamanıydı; bir traktörle bir gecede koskoca tarlayı talan etmeyi planlamıştı. Yapmamıştı.
“Neden biliyor musun Adem?” demişti.
“Allah’tan korktuğum için…”
Allah’ın vereceği cezanın daha ağır olabileceğini düşünmüş ve vazgeçmişti. Ardından eklemişti:
“İşte bu yüzden Necmettin Erbakan hocamızın peşinden gidiyorum. Allah korkusu olan çalmaz, zarar vermez.”
1996
1996 yılının ikinci yarısıydı. Kimlik arayışım artık bir sorgulama hâli olmaktan çıkmış, ideolojik bir savunma evresine girmişti.
Başka bir vesileyle Türkiye’ye gitmiş, şartların oluşmasıyla Sivas Kangal’da yaşayan ablamı, eşini ve yeğenlerimi zemherinin bir gece yarısında ziyaret etme imkânı bulmuştum. Kangal’da, bana karşı manevi bir sorumluluk hisseden, benden yaşça büyük ve eğitim seviyesi itibarıyla tartışmaya girmemem gereken biri vardı.
Mesleği mühendisti. Kangal Termik Santrali’nde çalışan, Japonya’ya özel eğitime gönderilmiş, bölgede aranan bir isimdi.
Evrim Teorisi ve Marksizm üzerine girilen tartışma bir noktada benim sınırlarımı aşmıştı. Aslında onun beni susturmak değil, inançları doğrultusunda korumak istediğini o an tam olarak idrak edememiştim.
Bana şöyle dedi:
“Adem, seninle konuşmak ve tartışmak gerçekten çok zevkli. Ama tartışma uzadıkça sen günaha giriyorsun. Ben bir yakının olarak senin günah işlemeni istemiyorum. Üstelik senin teorilerini çürüttükçe, seni daha amansız bir savunmaya zorluyorum. Bu da seni yavaş yavaş günah sayılan söylemlere götürüyor. O yüzden burada keselim.”
O gün anladım ki;
Benim fikir tartışması sandığım diyaloglar, karşı tarafa perspektif sunmak ve farkındalık yaratmak değil; onu kendi inanç sınırlarının dışına zorlamak, savunma hattını sertleştirmek ve sonunda geri çekilmeye mecbur bırakmakmış. Tartışma ilerledikçe mesele fikirlerden çıkıyor, bir güç gösterisine dönüşüyordu. Ben konuşuyor, karşı taraf kendini koruyordu.
İlk defa tam tersi olmuştu. Ama bu kez bir güç gösterisiyle değil, beni manevi açıdan koruyan bir anlayışla yüzleşmiştim.
İslam, İslamcılara karşı direniyor…
Yıllar sonra dönüp baktığımda, o konuşmaların neden zihnimde bu kadar yer ettiğini daha iyi anlıyorum. Çünkü orada karşılaştığım şey, inancı bir kimlik silahı hâline getiren bir siyaset değil; sınır çizen, dur diyen ve insanı kendisinden bile korumayı amaçlayan bir ahlak anlayışıydı. Tartışmayı kazanmayı değil, günaha ortak olmamayı önceleyen bir dindarlıktı.
Bugün iktidar çevrelerinde dinin nasıl bir dile dönüştürüldüğüne baktığımızda, o fark daha da belirginleşiyor. İnanç, gücü sınırlayan bir iç denetim olmaktan çıkarılıp, gücü meşrulaştıran bir araç hâline getirildi. İnsanları durdurması gereken yerde harekete geçiren, susması gereken yerde konuşturan bir enstrümana dönüştü.
Günah artık bireyin vicdanıyla baş başa kaldığı bir muhasebe alanı değil; saf tutmanın, taraf olmanın ve itaatin ölçüsü olarak dolaşıma sokuldu. İnanç, ahlaki bir fren olmaktan çok, politik bir hızlandırıcı işlevi görmeye başladı.
Belki de bu yüzden, yıllar önce o tartışmayı kesen cümle bugün hâlâ geçerliliğini koruyor:
İslam, en çok da onu bir iktidar dili hâline getirenlere karşı direniyor. | ©DerVirgül