Oysa ben köşe yazısı yazdığımı sanıyor-, mutlu oluyordum…
Belki de mesele yazmak değil; yazının bir yerde, birilerinde karşılık bulup bulmadığıydı. Ya da yazının kendisini değil, okurun hafızasında bıraktığı izi kaybetmiştim.
Yol kısa sürdü. Ama soru, benden daha uzun bir yola çıktı.
“Sakın vazgeçme yazmaktan, biz okuyoruz Virgül’ü” diyen tanımadığım insanlar, aslında Virgül’ün ömrünü uzatanlardı; kim bilir, bunun farkında bile değillerdi.
Zira bana verdikleri gücün farkında olsalardı, belki de Virgül üzerinde hak talebinde bulunabilirlerdi.
Peki, köşe yazısı neden yazılır?
Ansiklopedik tanıma göre köşe yazısı; güncel siyasi, toplumsal, ekonomik veya kültürel olayları yazarın öznel bakış açısıyla yorumlayarak kamuoyunu bilgilendirmek, düşündürmek veya yönlendirmek amacıyla yazılan metindir. Kanıtlama zorunluluğu olmadan, samimi bir dille kaleme alınır ve okuyucuda yeni bakış açıları oluşturmayı hedefler.
Ben ise bir ortamda köşe yazılarımı, “toplumsal konulara eleştirel bir bakış açısı getirerek okurları belirli bir fikir etrafında düşünmeye sevk etmek” olarak tanımlamıştım.
Bunu söylediğimde çoğu zaman önce işçi olduğumdan bahsetmem, ardından eğitim seviyem üzerinden küçümseyici bakışlara maruz kalmamla sonuçlanıyordu.
Özellikle Alman filozoflar üzerinden başlayan tartışmalar, zamanla Sokrates’ten Platon’a; oradan Nietzsche, Hegel, Kant, Marx, İbn-i Sina ve Aristoteles’e uzanan bir ezber listesine dönüşüyordu.
Bu süreçte bana yöneltilen “şabloncu” ve “ezberci entelektüellik” suçlamalarına, yaşam biçimim ve pratik karşılıklarımla cevap verdim. Sonuçta düşüncenin yalnızca isim saymakla değil, tutarlılık ve yaşam pratiğiyle de sınandığını göstermeye çalıştım.
Öğrenmenin kabahat sayıldığı bir ortamda gazetecilik yapmanın, hele ki devrimci bir geçmişe sahip olmanın başlı başına suç gibi görüldüğü bir toplumda var olma mücadelesinin, insanın kendisiyle verdiği “kendin olma” savaşından bile daha zor olduğunu öğrendim.
Çok güzel insanlarla tanıştım.
Bir restoranda, kendini beğenmiş, alımlı bir kadının “Siz de mi reklamcısınız?” sorusunu, mekân sahibinin “Haddini bil, karşındaki bir yazar” diyerek kesmesi gibi bir şeydi mutluluk.
Virgül gelmeden basın açıklaması yapmanın anlamı olmayacağını düşünen kurum yöneticilerinin iradesiydi belki mutluluk.
“Virgül haber silmez… Bir nedeni vardır” diyerek bizi arayan bir okuyucuya, haber kaynağımızın tehdit altında olduğu için haberi kaldırdığımızı anlattığımızda, “Size saygı duyuyorum” demesiydi mutluluk.
Haklı olduğumuz halde, yalnızca bir kadın okuyucuyla bel altı tartışmaya girmemek için kaldırdığımız bir haberin, aylar sonra o kişinin kendiliğinden özür dilemesiyle karşılık bulmasıydı belki mutluluk.
“Yalan haber”, “vatan haini”, “Virgül’den ne bekliyorsunuz?” gibi suçlamalarla yazılan yorumların, diğer okuyucular tarafından çürütülmesi ve o yorumların sahipleri tarafından silinmesiydi mutluluk.
Yılların birikimi olan bilginin okuyucuya aktarılmasıdır mutluluk. Okuyucudan öğrenmektir bilmediklerini. Okuyucuya inanmak, onu tanımaktır mutluluk.
“Baba, ben buradayım” diyen bir oğlunun olmasıydı belki mutluluk.
Bir berberin, “Hocam, sen çok yakışıklısın; bu sakal saç sana yakışmıyor” diyerek seni sandalyeye oturtmasıdır belki mutluluk.
“Vazgeçmiş gibi durma. Sen vazgeçersen herkes vazgeçer” diyen bir yoldaşın seslenişidir mutluluk.
Belki de mutluluk sensindir… Yazdığın sürece var olan, sustuğun an eksilen.| ©DerVirgül