İnsan, Dayandığı Şeyin Neresinde Durur?
“Kurtlukta düşeni yemek kanundur” derler. Bu söz çoğu zaman bir abartı gibi duyulur; fakat hayat, insan ilişkilerinin sertliği içinde bu ifadenin izlerini tekrar tekrar hatırlatır.
Zor zamanlarda yanında duranları insan kolay kolay unutmaz. Yine de zamanla şunu da fark eder: Birlikte yürüdüğünü sandığın bazı insanlar, aynı yolu aslında kendi hesaplarının bir parçası olarak yürümektedir. Ve yollar ayrıldığında geriye sadece hatırlatmalar değil, yükler de kalır.
İyilik ile sorumluluk arasındaki sınır her zaman net değildir. Bazen destek gibi görünen şey, fark edilmeden bir beklentiye dönüşür. Bazen de bir katkı, geri dönüp bir yük gibi yeniden tanımlanır.
Burada asıl soru değişir: İnsan gerçekten ne yapar, yoksa yaptığı şey sonradan mı yeniden anlamlandırılır?
Türkçe deyimlerin ve atasözlerinin bu kadar güçlü olmasının nedeni de belki buradadır. Çünkü bu ifadeler, insan ilişkilerinin görünmeyen gerilimlerini yüzyıllar öncesinden sezmiş gibidir. Kimi zaman insan, kendi cesaret edemediği bir adımı başkasında gördüğünde bunu bir başarı olarak değil, içsel bir rahatsızlık olarak da deneyimleyebilir. Bu yüzden bazı sözler yalnızca davranışı değil, insanın kendine bakışını da anlatır.
Bir başka düzlemde ise bilgi ve algı arasındaki mesafe belirir. Uzun yıllar önce BBC’de yayımlanan bir tartışmada, eğitim seviyesi farklılıklarının insan ilişkilerinde zaman zaman yanlış anlaşılmalara ve uzaklaşmalara yol açabileceği ifade ediliyordu. Bilginin kendisinden çok, onun nasıl taşındığı ve nasıl karşılandığı belirleyici hâle geliyordu.
Çünkü mesele çoğu zaman bilgi değil, bilginin yarattığı mesafedir.
Bu mesafe, bazen bir içerik üretimine bakışta da görünür olur. Aynı metin, kimileri için eksik, kimileri için gereksiz, kimileri için ise sadece bir uğraş olarak kalabilir. Oysa burada asıl belirleyici olan metnin kendisinden çok, onun nasıl okunduğudur.
Günlük hayatın küçük anları da bu düşünceyi pekiştirir. Bir market tezgâhında parlayan domatesler, sıradan bir alışverişi beklenmedik bir hatırlatmaya dönüştürebilir.
Dün eve dönerken, yolumun üzerindeki bir Türk marketinin dışarıdaki tezgâhında sergilenen domatesler dikkatimi çekti. Işıl ışıl parlıyorlardı. İçeri girdim ve haber için fotoğraf çekmek istediğimi söyledim.
“Tabii ki hocam,” dedi kasadaki kişi.
Bu hitap, genelde beni tanıyanların kullandığı bir ifadedir. Kısa bir an duraksadım. Fotoğrafı çektim, ona da gösterdim.
Tebessüm ederek, “Gerek yok hocam,” dedi. “Sizi tanıyor, yazdıklarınızı okumaya çalışıyorum” dedi.
Sadece “mutlu oldum” diyebildim kendimce, ama ona söyleyemedim.
“Hocam” hitabı sadece bir sesleniş değil, aynı zamanda bir algı biçimidir. İnsan bazen kendisine yönelen bu tür tanımlamaların içinde, dışarıdan nasıl göründüğüne dair yeni bir mesafe hisseder.
Sağlık durumumu sordu ve “iyi dayanıyorsunuz hocam” diyerek, satır arasında daha derin bir soruyu da beraberinde getirdi.
Dayanmak nedir ve insan aslında neye dayanır?
Belki de tüm bu soruların ortak noktası şudur: İnsan, kendisini yalnızca yaptığıyla değil, başkalarının onu nasıl gördüğüyle de tanımlar. Fakat bu iki alanın her zaman örtüşmesini beklemek, insanı başka bir yanılgıya da sürükleyebilir.
Ve yine insan, neye dayanmalıdır?
“Bırak gazeteciliği, sağlığınla ilgilen” diyen dış seslere mi,- yoksa tüm yorgunluğuna rağmen, insanı hayata bağlayan şeyin yazmak ve anlam aramak olduğunu fısıldayan kanayan beynimin fısıldadığı iç sese mi?
Belki de burada bir seçim yoktur. Çünkü bazı insanlar için dayanmak yalnızca fiziksel bir direnç değil; varoluşun kendisini sürdürme biçimidir.
Ve belki asıl mesele şudur: İnsan, kendisini hayata bağlayan şeyi terk ettiğinde mi çöker; yoksa o şeye tutunduğu için mi ayakta kalır? | ©DerVirgül