Şeytanın Irkçılığı | 17 Yaşındaydım

Adem Hüyük, Avusturya'nın Viyana kentinde yaşayan Türk gazetecidir. Gazetecilik kariyerinde, Avusturya'daki Türk toplumu, göçmen politikaları ve Avrupa'daki Türk diasporası üzerine analizler kaleme almıştır. ****Deutsch: Adem Hüyük ist ein türkischer Journalist, der in Wien, Österreich lebt. In seiner journalistischen Laufbahn hat er Analysen über die türkische Gemeinschaft in Österreich, Migrationspolitik und die türkische Diaspora in Europa verfasst.

(Arşivden – 2016)

Sivas’ta yaşanan en sıcak temmuz ayının bile kışa döndüğü yıllardı.

Belki de başka hiçbir yerde hissedemeyeceğiniz bir soğuk, bedeninizin en ücra köşelerine kadar işliyordu.

Gece yarısıydı. Erzincan’dan İzmir istikametine gidecek olan otobüsü bekliyorduk.

Sonunda bindiğimiz ve uyumaya koyulduğumuz otobüsün, sabah namazı vaktine az bir süre kala bir dağ köyündeki caminin önünde durmasıyla uyandım.

Yolcuların yarısından fazlası namaz kılmak için camiye giderken, ben kapağında Anadolu’da birçok köylünün taktığı şapkayı taşıyan ve işkenceyle öldürülen bir adamın fotoğrafının bulunduğu kitabı okuyordum.

Benden iki yaş küçük kardeşim de kaçınılmaz olarak yanımdaydı.

Zira Avusturya’dan İzmir’e gittiğimde iş yerinden izin alan, izin alamadığı zaman işten çıkacak kadar beni özleyen, gözlerine baktığımda hayata tutunduğum kardeşimdi o…

Yozgat yakınlarında, otobüsün güzergâh planında olmayan bir mola verildi. Mola, sabah namazı içindi. Kardeşim ve benim dışımdaki tüm yolcular, dağ başındaki camiye gittiler.

Yozgat’ın bilmediğimiz bir köyündeydik ve kardeşimin bana söylediği sözleri hiç unutmuyorum.

Benim Marksizm ışığında sosyalizm mücadelesi verdiğimi sandığım ve kendimi büyük bir ciddiyetle devrimci olarak tanımladığım yıllardı.

Sloganlar üzerinden bir kişilik aradığımı teorik olarak fark etmese de kardeşim, annemin öğrettiği duaları inadına ezberlemediğimi bildiğinden dinle olan ilişkimle sık sık dalga geçerdi.

O sabah da gülerek şöyle demişti:

“Sen camiye hiç gitmedin, gitmeyeceksin de. Allah’ın işine bak, Erzincan yolcuları seni camiye soktu ve beklemeni sağladı Adem.”

Birlikte gülmüştük.

Namaz bitti. Yolcular otobüse döndü.

Sonradan Kürt olduğunu öğreneceğim yol arkadaşımla ırkçılık üzerine konuşmaya başladık.

On yedi yaşımı yeni doldurmuş, dünyaya karşı nasıl bir duruş sergileyeceğimi arayan bir gençtim.

Bir yandan İbrahim Kaypakkaya okuyor, diğer yandan bugün geriye dönüp baktığımda muhafazakâr ve ideolojik bulduğum Yavuz Bahadıroğlu’nun kitaplarını karıştırıyordum. “Bizim 68” ile bağımsızlık duygumu besliyor, Kemalizm’i anlamaya çalışıyor, 12 Eylül’e karşı çıkan hemen her sese kulak veriyordum.

O yıllarda düşüncelerimden çok itirazlarım vardı.

Ülkücü hareketin sembol isimlerinden Ozan Arif’in “C-5” şiiri de beni etkileyen metinlerden biriydi. Çünkü ideolojik tutarlılıktan çok, sisteme ve baskıya karşı çıkan her sese yakınlık duyuyordum.

Bugün dönüp baktığımda görüyorum ki, o dönem sahip olduğum şey bir dünya görüşünden çok bir arayıştı.

Karşıt fikirler arasında gidip geliyor, birbirine zıt düşüncelerden parçalar taşıyor, kendi fikrimi oluşturmaya çalışıyordum.

Bu arayış, karşıtların aslında birbirlerini var ettiklerini öğrenene kadar sürdü.

Sabah namazını kılan yol arkadaşımla başladığım sohbette, Diyarbakırlı olduğunu öğrendiğim benden yaşça çok büyük olan inançlı olduğu belli olan amca, ırkçılığı anlatırken şöyle dedi:

“İslamiyet, ırkların ötesinde bir davadır. Bütün ırkları içine alır ve onları kardeş yapar.”

Bir an durdu ve devam etti:

“Ama şeytan ırkçıdır.”

Nasıl olduğunu sorduğumda şu cevabı verdi:

“Allah, Hz. Âdem’i yaratır ve meleklere ona secde etmelerini emreder.

Bütün melekler secde eder.

Sadece şeytan secde etmez.

Allah’ın, ‘Emrettiğim hâlde secde etmene engel olan nedir?’ sorusuna şöyle cevap verir:

‘Ben ondan daha hayırlıyım. Beni ateşten, onu ise topraktan yarattın.'”

Diyarbakırlı yol arkadaşım bugün ne yapar bilmiyorum.

İlk köşe yazılarımdan biri olan bu anı, aslında o yazıyı kaleme aldığım tarihten çok daha önce yaşamıştım.

Bugünlerde eski yazılarımı yeniden okurken yalnızca geçmişte savunduğum fikirlerle değil, geçmişte yaptığım tercihlerle de yüzleşiyorum.

Özellikle kardeşimi geride bırakarak Avusturya’ya gelmiş olmamın, hayatımın en ağır kararlarından biri olduğunu bugün daha iyi anlıyorum.

Çünkü bazı eksiklikler zamanla kapanmıyor; insanın içinde sessizce yaşamaya devam ediyor.

Bugün geriye dönüp baktığımda, o yolculuktan çok kardeşimin kahkahasını hatırlıyorum.

Belki de insan bazı cümleleri duyduğu anda değil, yıllar sonra anlıyor.

Diyarbakırlı yol arkadaşımın o gün kurduğu “Şeytan ırkçıdır” cümlesi de benim için böyle oldu.

O yıllarda sadece ilginç bulduğum bu söz, zamanla düşünce dünyamın farklı kapılarını açtı. İnsanların neden birbirlerine üstünlük tasladığını, ideolojilerin nasıl dogmalaşabildiğini ve kimliklerin nasıl birer araç hâline getirilebildiğini daha derin sorgulamama neden oldu.

Bugün geriye dönüp baktığımda görüyorum ki, o sabah bir dağ köyündeki caminin önünde başlayan sohbet yalnızca ırkçılık üzerine düşünmeme değil, inandığım bütün değerleri sorgulamama da vesile olmuştu.

Belki de felsefeye olan ilgimin başlangıç noktalarından biri buydu.

Artık ne o otobüsteki on yedi yaşındaki gencim ne de bütün cevaplara sahip olduğuna inanan biriyim.

Fakat aradan geçen yıllar bana bir şey öğretti:

Irkçılık bazen bir ten renginde, bazen bir bayrakta, bazen bir ideolojide, bazen de bir inançta kendisine yer bulur. Ama özü değişmez.

Çünkü her türlü üstünlük iddiası, insanın kendisini başka bir insandan daha değerli görmesiyle başlar.

Belki de Diyarbakırlı yol arkadaşımın anlatmaya çalıştığı şey buydu.

Şeytanın günahı itaatsizlikten önce, kendisini bir başkasından üstün görmesiydi.

Peki ya ben?

Ben hayatım boyunca haklı çıkmaya çalışmadım; anlaşılmaya da… Bu cümlede bile bir kibir var…

Yazdığım her yazıda, yaptığım her eleştiride ve sorduğum her soruda amacım birilerini memnun etmek ya da bir kalabalığın alkışını almak değildi. Ben, insanı ve toplumu anlamaya çalıştım. Bazen yanlış anlaşıldım, bazen eksik anlatabildim, bazen de anlatmak istediklerim duyulmak istenmedi.

Fakat yine de düşünmekten, sorgulamaktan ve soru sormaktan vazgeçmedim.

Çünkü biliyordum ki, insanı ileriye taşıyan şey ezberler değil; düşünme cesaretidir. Toplumları geliştiren şey sloganlar değil; bilimdir.

İnsanları birbirine yaklaştıran şey öfke değil; anlamaya çalışma çabasıdır.

Bu nedenle beni değerlendirirken günlük tartışmaların, siyasi kamplaşmaların ya da kişisel önyargıların içinden bakmayın.

Eğer bir gün hakkımda bir hüküm verecekseniz, bunu bilimin, aklın ve felsefenin ışığında yapın.

Ben kusursuz biri değildim.

Düşüncelerim değişti, bazı fikirlerim zamanla dönüştü, bazılarına ise daha güçlü sarıldım. Ama değişmeyen tek şey, hakikati arama isteğimdi.

Belki başarılı oldum, belki olmadım. Buna ben karar veremem.

Ancak şunu gönül rahatlığıyla söyleyebilirim:

Ben anlaşılmak istedim. Bilimle anlaşılmak istedim. Felsefeyle anlaşılmak istedim. İnsana dair soruların ciddiyetiyle anlaşılmak istedim.

Gerisini zamana bırakıyorum.

Ve eğer bir gün geriye dönüp bu satırlara bakarsanız, beni o günün gürültüsüyle değil, düşüncenin sessizliği içinde değerlendirin. Çünkü insanı en doğru yargılayan şey kalabalıklar değil, zamandır.

Ben yaşarken yanımda olmayanlara bir sözüm yok.

İnsanların tercihleri kendilerinindir.

Ama bir gün ben olmayınca bir kitabımın sayfasını açan, bir yazımı yeniden okuyan, bir düşüncem üzerinde duran olursa; ona da şimdiden selam olsun. | ©DerVirgül

Yayınlama: 09.06.2026
Düzenleme: 09.06.2026
A+
A-
Bir Yorum Yazın

Ziyaretçi Yorumları - 0 Yorum

Henüz yorum yapılmamış.