“Okyanusta Şadırvan” Üzerine | Derinlik Vaadi ve Diyalektiğin Sınırları
Derleyen | Adem Hüyük
“Okyanusta Şadırvan” beni vaat ettiğini düşündüğüm düşünsel derinliğe bütünüyle taşıyabilmiş bir kitap olmadı. Ancak bu tespit, kitabın değersiz olduğu ya da okunmaması gerektiği anlamına gelmiyor. Ayrıca bunu söylemek haddim de değil.
Tam tersine, bu kitap okunmalı; hatta bazı bölümleri üzerinde ısrarla durularak yeniden okunmalı.
Çünkü her okuma, metnin olduğu kadar okurun da sınırlarıyla ilgilidir. Bir eserden elde edilen anlam, yalnızca yazarın metne yerleştirdiklerinden değil, okurun o metinle kurduğu ilişkiden de doğar. Bu nedenle her okurun aynı fikirleri, aynı göndermeleri veya aynı diyalektik bağları eşit düzeyde kurmasını beklemek hem okumanın doğasına hem de edebî eserin çoğul anlam katmanlarına aykırıdır.
Nitekim bir kitabın değeri, bütün okurların aynı sonuca ulaşmasında değil; farklı okurlarda farklı düşünme imkânları yaratabilmesinde yatar. Bu bakımdan “Okyanusta Şadırvan”, bende tam olarak karşılığını bulmayan bazı düşünsel vaatlerine rağmen, üzerine konuşulmayı ve tartışılmayı hak eden bir eser olarak değerlendirilmelidir.
Benim eleştirim de tam bu noktadan doğuyor: Kitabın değeriyle değil, vaat ettiği felsefî derinlik ile okurda bıraktığı düşünsel karşılık arasındaki mesafeyle ilgileniyorum.
Kitabın en dikkat çekici yönlerinden biri, Marx ve Hegel göndermeleri üzerinden diyalektik düşünceye açılmaya çalışmasıdır.
Ancak tam da burada metnin en tartışmalı yanı ortaya çıkmaktadır. Diyalektiği ortak bir düşünsel zemin olarak ele alan yaklaşım, diyalektiğin tarihsel gelişimi içerisindeki temel kırılmaları yeterince görünür kılamamaktadır.
Oysa Sokratesçi diyalektik, Hegelci diyalektik ve Marksist diyalektik yalnızca aynı yöntemin farklı biçimleri değildir.
Bunlar aynı zamanda farklı gerçeklik anlayışlarının ürünüdür. Sokrates için diyalektik, insanı hakikate yaklaştıran sorgulama yöntemidir. Hegel için diyalektik, Tin’in kendi kendisini tarih içinde gerçekleştirme hareketidir. Marx’ta ise diyalektik, düşüncenin değil, maddi yaşamın, üretim ilişkilerinin ve toplumsal çelişkilerin hareket yasasına dönüşür.
Bu nedenle Sokrates’ten Hegel’e, Hegel’den Marx’a uzanan çizgi düz bir süreklilik değil; aynı zamanda önemli kopuşların ve dönüşümlerin tarihidir. Kitap ise zaman zaman bu kopuşları yeterince derinleştirmeden, farklı diyalektik gelenekleri ortak bir kavramsal çatı altında toplama eğilimi göstermektedir.
Dolayısıyla okur, diyalektiğin tarihsel dönüşümünü bütün ağırlığıyla hissetmek yerine, onun farklı görünümlerini yan yana izlemektedir. Bu durum kitabın düşünsel değerini ortadan kaldırmasa da, başlığının ve temel iddiasının çağırdığı felsefî yoğunluğun zaman zaman eksik hissedilmesine yol açmaktadır.
Belki de eleştirimin merkezinde tam olarak bu nokta bulunmaktadır.
“Okyanusta Şadırvan” gibi tezatlardan beslenen güçlü bir başlığın çağırdığı diyalektik derinlik, metin boyunca açılan imgesel ve kavramsal karşıtlıkların düşünsel bir sürekliliğe ve içsel bir senteze dönüşememesi nedeniyle, yer yer havada kalmaktadır. Okyanus ile şadırvan arasındaki gerilim, her zaman yeni bir düşünce ufku üretmek yerine kimi zaman yalnızca güçlü bir imge olarak varlığını sürdürmektedir.
Yine de kitabın en önemli başarısı burada ortaya çıkıyor olabilir.
Çünkü bazı eserler okuru ikna etmekten çok, onu düşünmeye zorlar. Bazı kitaplar sonuç vermez; soru üretir. Bazıları kapıları açmaz; kapıların varlığını hatırlatır.
Bu nedenle “Okyanusta Şadırvan” benim için vaat ettiği derinliğe bütünüyle ulaştıramayan, ancak o derinliğin imkânını sürekli hissettiren bir okuma deneyimi oldu. Belki de iyi kitapların tamamı okuru aynı yere götürmez. Bazıları yalnızca yürünecek yolu gösterir.
Bu kitap bana kesin cevaplardan çok, üzerinde durulması gereken sorular bıraktı.
Belki de felsefenin asıl işlevi budur: Cevapları sonlandırmak değil, düşünmeyi sürdürmektir.