Ben Türk olduğuma ne sevinirim ne de üzülürüm
İnsan seçmediği bir kimlikle neden övünsün? Seçmediği bir kimlikten neden utansın?
İnsan hayatı boyunca birçok seçim yapar.
Hangi mesleği seçeceğine, nerede yaşayacağına, kimlerle arkadaşlık edeceğine, hangi düşüncelere yakın duracağına, nasıl bir hayat sürmek istediğine karar verebilir.
Ama bazı şeyleri seçemez.
Nerede doğacağını seçemez.
Hangi aileye doğacağını seçemez.
İlk hangi dili duyacağını seçemez.
Ve doğduğu anda kendisine verilen kimliği de seçemez.
Buna rağmen insan, çoğu zaman kendisine seçme hakkı tanınmadan verilen kimlikler üzerinden kendisini tanımlamaya başlar.
Sonra da o kimlik üzerinden gurur duyar, öfkelenir, savunmaya geçer, hatta başka insanlarla arasına sınırlar koyar.
İşte benim asıl sorum burada başlıyor:
İnsan seçmediği bir kimlikle neden övünsün?
Ve aynı şekilde:
Seçmediği bir kimlikten neden utansın?
“Ben Türk olduğuma ne sevinirim ne de üzülürüm”
Yıllar önce Viyana’daki Türkiye Büyükelçiliği’nde düzenlenen bir basın açıklaması toplantısında tartışma bu noktaya geldiğinde şu cümleyi söylemiştim:
“Ben Türk olduğuma ne sevinirim ne de üzülürüm.”
Bu cümleyi söylediğimde kastettiğim şey Türk kimliğinden uzaklaşmak değildi.
Tam tersine, kimliğin hayatımızdaki yerini yeniden düşünmekti.
Ben Türküm.
Bu benim hayatımın bir gerçeğidir.
Türkçe konuşuyorum. Türk kültürünün içinden geliyorum. Ailemin geçmişi, yaşadığım coğrafya, çocukluğum, dilim ve hatıralarım bu kimliğin parçaları.
Bunları inkâr etmiyorum.
Ama bunların hiçbirini ben seçmedim.
O halde neden bunları kişisel bir başarı gibi değerlendireyim?
Benim doğduğum aileyi seçmemiş olmam, o aileyi değersiz kılmaz.
Türk olarak doğmuş olmam da başka bir milletten doğmuş bir insandan beni daha değerli yapmaz.
Buradaki ayrım çok önemli:
Kimliğini inkâr etmek başka şeydir, kimliğini kutsamamak başka.
Ben ikincisinden söz ediyorum.
Felsefe tam burada başlıyor
Geçtiğimiz günlerde sosyal medyada bir arkadaşım Avusturya siyasetinden Herbert Kickl hakkında şöyle yazdı:
“Kickl, FPÖ bana pek sempatik gelmez ama felsefe ile hemhal olduğunu öğrendiğimde hayretlere düştüm.”
Bu cümle beni düşündürdü.
Çünkü burada çok önemli bir ayrım var:
Felsefeyle ilgilenmek başka, felsefi düşünmek başka.
Bir insan felsefe okuyabilir.
Filozofları takip edebilir.
Felsefe üzerine konuşabilir.
Ama felsefenin asıl sınavı, insanın başkalarının düşüncelerini sorgulaması değil, kendi düşüncelerini de sorgulayabilmesidir.
Hatta belki de felsefenin en zor tarafı budur.
İnsan kendisine şu soruyu sorabilmeli:
“Ben neden böyle düşünüyorum?”
Bir adım daha ileri giderek:
“Savunduğum düşünce kendime uygulandığında da geçerli mi?”
Ve belki en zor soru:
“Bana öğretilenlerden hangileri gerçekten benim düşüncelerim?”
Çünkü insan çoğu zaman düşüncelerini seçtiğini sanır.
Oysa bazen ailesinden devralır.
Bazen çevresinden.
Bazen okuldan.
Bazen toplumdan.
Bazen de içinde büyüdüğü siyasi ve kültürel atmosferden.
İnsan, kendisine verilmiş düşünceler ile kendi seçtiği düşünceler arasındaki farkı sorgulamaya başladığında felsefe gerçek anlamda başlar.
Kimlik bize verilir, düşünce seçilebilir
Belki de kimlik ile düşünce arasındaki en önemli fark burada.
Kimliğimizi seçmeyebiliriz.
Ama kimliğimiz hakkında ne düşüneceğimizi seçebiliriz.
Türk olabiliriz ama Türkçülüğü savunmak zorunda değiliz.
Müslüman bir ailede doğabiliriz ama din hakkında hayatımız boyunca aynı düşünceyi taşımak zorunda değiliz.
Avusturya’da doğabiliriz ama Avusturya siyaseti hakkında tek bir görüşe mahkûm değiliz.
Bir ailenin çocuğu olabiliriz ama ailenin bütün düşüncelerini miras almak zorunda değiliz.
Çünkü insan yalnızca kendisine verilenlerden ibaret değildir.
Bir noktadan sonra kendi düşüncesini kurmaya başlar.
Bence özgürlüğün önemli bir tarafı da budur.
Bana verilen kimlikle, benim seçtiğim düşünceyi birbirinden ayırabilmek.
Aidiyet başka, üstünlük başka
İnsanın bir yere ait hissetmesi doğal.
Bir dili sevmek doğal.
Anne babasının kültürünü yaşatmak doğal.
Çocuklarına kendi dilini öğretmek istemesi doğal.
Doğduğu ülkeyle veya ailesinin geçmişiyle bir bağ kurması da doğal.
Ben de Türkçenin çocuklarım tarafından konuşulmasını isterim.
Türk kültürünü bilmelerini isterim.
Ailelerinin nereden geldiğini bilmelerini isterim.
Ama bütün bunlar başka insanlardan üstün oldukları anlamına gelmez.
Çünkü aidiyet ile üstünlük birbirinden farklı şeylerdir.
Bir yere ait olmak, başka bir yere ait olanlardan daha değerli olmak anlamına gelmez.
Bence kimlik tartışmalarında en fazla karıştırılan noktalardan biri de budur.
Kültürünü korumakla kültürünü üstün görmek aynı şey değildir.
Kendi dilini sevmekle başka bir dili küçümsemek aynı şey değildir.
Kendi tarihini bilmekle başka toplumların tarihini değersiz görmek aynı şey değildir.
İnsan kendi evini sevebilir.
Ama bunun için komşusunun evini küçümsemesi gerekmez.
Göçmen olduğum için daha da fazla düşünüyorum
Göçmenlik, kimlik meselesini daha görünür hale getiriyor.
Çünkü göçmen, bir kimliği yalnızca doğduğu yerde değil, başka bir toplumun içinde de taşımaya başlıyor.
Bir yanda doğduğu veya ailesinin geldiği ülkenin dili, kültürü ve hafızası var.
Diğer yanda yaşadığı ülkenin toplumsal düzeni, siyasi kültürü ve günlük hayatı.
Bu iki dünyanın arasında insan bazen kendisine şu soruyu soruyor:
“Ben hangisine aitim?”
Belki de sorunun kendisi yanlış.
İnsan yalnızca bir yere ait olmak zorunda değil.
Bir insan aynı anda birden fazla kültürel bağ taşıyabilir.
Türkçe konuşup Almanca düşünebilir.
Türkiye’nin tarihini önemseyip Avusturya’nın geleceği üzerine düşünebilir.
Türk kültüründen gelen bir insan olarak Avusturya’da sosyal demokrat, liberal, muhafazakâr ya da başka bir siyasi görüşü savunabilir.
Çünkü insanın kimliği ile siyasi düşüncesi aynı şey değildir.
Bir insanın nerede doğduğu, onun nasıl düşünmesi gerektiğini belirlemek zorunda değildir.
Asıl çelişki burada
Bazen Türkiye’de kendisini milliyetçi-muhafazakâr olarak tanımlayan Türkiye kökenli birinin Avusturya’da sosyal demokrat veya başka bir siyasi çizgiyi desteklemesi çelişki gibi görülüyor.
Oysa belki de burada çelişkiden önce şu soruya bakmak gerekir:
İnsan farklı toplumlarda farklı siyasi meselelerle karşılaşamaz mı?
Elbette karşılaşabilir.
Çünkü siyasi tercihler yalnızca etnik kimlikten oluşmaz.
Ekonomik durum, eğitim, çalışma hayatı, sosyal devlet, özgürlükler, göç politikası, bireysel haklar ve yaşanılan ülkenin siyasi yapısı da insanların tercihlerini etkiler.
Dolayısıyla “Sen Türksün, o halde şöyle düşünmelisin” demek, insanın düşünme hakkını kimliğine teslim etmek anlamına gelir.
Ben buna itiraz ediyorum.
Çünkü insanın kimliği, onun düşüncelerinin sahibi değildir.
Kendimize de soru sormak
Belki de bütün mesele burada.
Başkalarının düşüncelerini eleştirmek kolaydır.
Kendi düşüncelerimizi sorgulamak ise daha zordur.
Bir siyasi partiyi eleştirebiliriz.
Bir siyasetçiyi eleştirebiliriz.
Bir toplumu eleştirebiliriz.
Ama bir gün durup kendimize:
“Benim düşüncem gerçekten bana mı ait?”
diye sormak çok daha zordur.
Çünkü bu soru insanı rahat bırakmaz.
Ailesinden öğrendiklerini yeniden düşünmek zorunda kalabilir.
Çevresinin kabullerini sorgulayabilir.
Yıllardır savunduğu bir düşüncenin aslında kendisine ait olmadığını fark edebilir.
Fakat belki de düşünsel özgürlük tam olarak burada başlar.
İnsan, kendi düşüncesine de itiraz edebildiği gün özgürleşmeye başlar.
Son söz
Ben Türküm.
Bunu inkâr etmiyorum.
Türkçe konuşuyorum.
Türk kültürünün içinden geliyorum.
Ailemin geçmişini önemsiyorum.
Ama bunların hiçbiri benim seçtiğim bir başarı değil.
Ben Türk olmayı seçmedim.
Bu nedenle Türk olduğum için kendimi başka insanlardan üstün görmem için bir neden yok.
Ama aynı şekilde Türk olduğum için utanmam için de bir neden yok.
İşte yıllar önce Viyana’da söylediğim cümlenin anlamı buydu:
“Ben Türk olduğuma ne sevinirim ne de üzülürüm.”
Bu cümle bir kimlik reddi değil.
Bir kimlik teslimiyeti de değil.
Bu, insanın kendisine verilmiş olanla kendi seçtiği arasındaki farkı görme çabasıdır.
Belki de mesele Türk olmak, Avusturyalı olmak, Alman olmak ya da başka bir kimliğe sahip olmak değildir.
Mesele, insan olmanın getirdiği düşünme sorumluluğudur.
Çünkü insan seçmediği bir kimlikle doğabilir.
Ama o kimliğe ne anlam vereceğini sorgulayabilir.
Ve belki de gerçek özgürlük tam olarak burada başlar:
Kendi kimliğini bilmek ama onun esiri olmamak.
Kendi düşüncesine sahip olmak ama gerektiğinde kendi düşüncesini de sorgulayabilmek. |© DerVirgül