Özeleştiri Zamanı | 60 Yıllık Göçün Ardından Kendimize Bakmak
Bir ülkenin hem bu kadar içinde hem de aynı zamanda nasıl bu kadar dışında kalınır?
Bu soruyu ilk kez 2024 yılında kaleme aldığım bir köşe yazısında sormuştum. Aradan geçen zaman, sorunun önemini azaltmadı. Aksine, bugün bu soruyu daha geniş bir çerçevede ve daha fazla kesimi muhatap alarak yeniden sormanın zamanı geldi.
Türkiye ile Avusturya arasında 15 Mayıs 1964 tarihinde imzalanan işgücü anlaşmasının üzerinden 60 yılı aşkın zaman geçti. İlk gelen işçilerin çocukları, torunları ve onların çocukları bu ülkede büyüdü. Bir zamanlar geçici olarak gelmesi beklenen insanlar, bugün Avusturya toplumunun kalıcı bir parçası.
Dört kuşaktır süren bu varlık, yalnızca bir göç hikâyesi değildir. Aynı zamanda başarıların, kayıpların, fırsatların, yanlışların ve ertelenmiş hesaplaşmaların hikâyesidir.
Bugün Avusturya’daki Türkiye kökenli toplumun ekonomik kazanımlarından, ticari girişimlerinden ve toplumsal hayattaki varlığından söz edebiliriz. Ancak bütün bunlarla övünürken, kendimize sormamız gereken başka sorular da var: Eğitimde neden istenilen noktaya gelemedik? Siyasi temsilde neden yeterince etkili olamadık? Dört kuşak sonra hâlâ aidiyet tartışmalarının merkezinde neden aynı sorular duruyor?
Bu soruların yanıtını yalnızca Avusturya devletinin politikalarında aramak kolaycılık olur.
Aidiyetin yerini alan güvensizlik
Avusturya’nın göç ve entegrasyon politikaları yıllar boyunca siyasi tercihlerden, hükümet değişikliklerinden ve Türkiye ile yürütülen diplomatik ilişkilerden etkilendi. Bu değişkenlik, Türkiye kökenli toplumun yaşadığı ülkeye duyduğu güveni ve aidiyet hissini de etkiledi.
Bir yandan uyum beklentisi ortaya konulurken diğer yandan göçmenlerin toplumsal kabulü sürekli tartışma konusu oldu. Bütünleşme zaman zaman asimilasyonla eş tutuldu. Bunun sonucunda kendi kültürünü korumakla yaşadığı topluma katılmak arasında yapay bir tercih yapmak zorunda olduğunu düşünen kesimler oluştu.
Oysa bir insanın kendi dilini, kültürünü ve geçmişini koruması, yaşadığı ülkenin toplumsal yaşamına katılmasına engel değildir.
Ancak özeleştiri burada da gerekli. Toplumsal bütünleşmeyi yalnızca devletin dayatmalarına karşı direnmek olarak algılamak, kendi içine kapanmayı bir kimlik savunmasına dönüştürmek de çözüm değildir.
Gettolaşma, paralel toplumsal yapılar ve kuşaklar arasındaki kopukluk yalnızca dışarıdan gelen baskılarla açıklanamaz. Bu yapıların oluşumunda kendi tercihlerimizin, kurumlarımızın ve toplumsal alışkanlıklarımızın da payı var.
Ekonomik başarı, toplumsal ilerleme midir?
İlk kuşak için ekonomik güvence, hayatta kalmanın ve ailesini geleceğe taşımanın en önemli hedefiydi. Fabrikalarda, inşaatlarda ve ağır işlerde çalışan insanlar, çoğu zaman çocuklarının daha iyi koşullarda yaşaması için mücadele etti.
Bu çaba küçümsenemez. Ancak zaman içerisinde ekonomik kurtuluş düşüncesinin sonraki kuşaklara da temel hedef olarak aktarılması, eğitimin ve toplumsal katılımın geri planda kalmasına neden oldu.
İş yeri açmak, ev sahibi olmak, para kazanmak ve Türkiye’de yatırım yapmak önemli kazanımlardır. Fakat bunlar tek başına toplumsal ilerleme anlamına gelmez.
Bir toplumun gerçek gücü yalnızca sahip olduğu ekonomik varlıkla ölçülemez. Eğitimli insanları, bilimsel üretimi, kültürel birikimi, demokratik katılımı ve yetiştirdiği yeni kuşaklarla da ölçülür.
Marketçilik ve dönercilik elbette küçümsenecek işler değildir. Sorun bu meslekler değil, bir toplumun ekonomik faaliyetlerinin ötesine geçmesini sağlayacak eğitim, kültür, bilim ve girişimcilik stratejilerinin yeterince geliştirilememesidir.
Peki, 60 yılda bu alanda ne yaptık? Çocuklarımızın eğitimine, gençlerimizin akademik gelişimine, kültürel üretime ve toplumsal temsilimize ne kadar yatırım yaptık?
Bu soruların yanıtlarını başkalarından beklemeden önce kendimiz vermeliyiz.
Eleştiriden muaf kurum yoktur
Özeleştiri yalnızca bireylerin veya ailelerin sorumluluğu değildir. Toplum adına hareket ettiğini söyleyen kurumlar da hesap verebilir olmalıdır.
Avusturya devletinin entegrasyon politikaları, eğitim sistemi, ayrımcılıkla mücadele yaklaşımı ve göçmenlerin siyasi temsiline ilişkin uygulamaları elbette sorgulanmalıdır.
Ancak Türkiye’nin diplomatik temsilcilikleri, Viyana Büyükelçiliği, başkonsolosluklar, ATİB ve diğer Türkiye kökenli sivil toplum kuruluşları da bu sorgulamanın dışında tutulamaz.
Bu kurumlar 60 yılı aşkın göç tarihinde nasıl bir rol oynadı? Toplumun eğitimine, kültürel gelişimine, demokratik katılımına ve Avusturya’daki haklarının savunulmasına ne ölçüde katkı sağladı?
Kurumların varlığı tek başına başarı değildir. Önemli olan, toplumun ihtiyaçlarına ne ölçüde yanıt verebildikleridir.
Diplomatik ilişkilerde yaşanan gerilimlerin bedelini Avusturya’da yaşayan insanların aidiyet duygusu üzerinden ödemesi kabul edilebilir mi? Türkiye ile Avusturya arasındaki siyasi anlaşmazlıklar, burada yaşayan insanların toplumsal konumunu neden etkileyebiliyor?
Bizler, yaşadığımız ülkenin demokratik ve siyasi süreçlerinde neden daha etkili olamıyoruz?
Bu sorular yalnızca Ankara’ya veya Viyana’ya yöneltilmemeli. Kendi kurumlarımızın, temsilcilerimizin ve örgütlenme biçimlerimizin de yanıtlaması gereken sorulardır.
Der Virgül de bu sorgulamanın dışında değil
Bu hesaplaşmada gazeteciliği ve medya kuruluşlarını da ayrı tutamayız.
Der Virgül olarak biz de kendi yayın politikamızı, topluma ulaşma biçimimizi, haberlerimizin niteliğini ve gazetecilik sorumluluğumuzu sorgulamalıyız.
Türkçe haber yayımlamak, yalnızca Türkiye’den veya Avusturya’dan gelişmeleri aktarmak değildir. Yaşadığımız ülkeyi anlamak, burada yaşayan insanların sorunlarını görünür kılmak, farklı görüşlere alan açmak ve gerektiğinde kendi toplumumuzu da eleştirebilmektir.
Okuma alışkanlıklarının, eğitim düzeyinin ve Türkçe medyaya gösterilen ilginin yetersizliğinden söz ederken, medyanın kendi eksikliklerini de görmesi gerekir.
Okur neden okumuyor? Yayımladığımız haberler ne kadar nitelikli? Genç kuşaklara ulaşabiliyor muyuz? Toplumsal tartışmalara ne kadar katkı sunabiliyoruz?
Bunları sormadan yalnızca okurun ilgisizliğinden yakınmak, gazeteciliğin kendi sorumluluğundan kaçması olur.
Der Virgül de eleştiren olduğu kadar eleştirilen olmayı kabul etmelidir.
Artık başkalarının bizi tanımlamasını beklemeyelim
Altmış yılı aşkın bir göç geçmişinin ardından hâlâ kendimizi yalnızca Türkiye ile Avusturya arasındaki ilişkilerin gölgesinde tanımlamak zorunda değiliz.
Bizler bu ülkenin yalnızca geçmişinde değil, bugününde ve geleceğinde de varız.
Avusturya’nın geleceği hakkında söz söylemek, siyasi kararları etkilemek, eğitimden ekonomiye, kültürden bilime kadar her alanda üretmek ve demokratik süreçlere katılmak hakkımızdır.
Ancak bu hakları kullanabilmek için önce sorumluluklarımızı yerine getirmemiz, kendi kurumlarımızı sorgulamamız ve eksiklerimizle yüzleşmemiz gerekiyor.
Avusturya devletini eleştireceğiz. Ankara hükümetini eleştireceğiz. Diplomatik temsilcilikleri, ATİB’i, sivil toplum kuruluşlarını, siyasi temsilcileri ve medyayı eleştireceğiz.
Ama bütün bunları yaparken kendimizi de eleştirinin dışında tutmayacağız.
Çünkü mesele artık kimin daha fazla suçlu olduğu değil, 60 yılı aşkın sürede neleri yapabildiğimiz ve neleri yapamadığımızdır.
Bir toplumun geçmişiyle övünmesi doğaldır. Fakat geleceğini kurabilmesi için geçmişiyle yüzleşmesi gerekir.
Artık fillerin tepinmesinde çimen olmayalım. Devletlerin diplomatik ilişkileri bizi bağlamıyor diyorsak, bunu söylemekle yetinmeyelim. Yaşadığımız ülkede etkili olalım. Etkili olmak istiyorsak eğitimli, örgütlü, bilinçli ve demokratik katılımın içinde olalım.
Ben umudumu kaybetmiş değilim. Ancak gazetecilik, umut dağıtmak kadar gerçekleri söyleme sorumluluğunu da taşır.
60 yılı aşkın zaman geçti. Artık özeleştiri zamanıdır. | ©DerVirgül