Avusturya’da Kızıl-Yeşil İttifakı | Sol Hareketler ile Müslüman Aktivistler Neden Aynı Saflarda Buluşuyor?
| Adem Hüyük
Avusturya’da 14 yaş altındaki kız çocuklarına yönelik başörtüsü yasağına karşı düzenlenen protestolar, Avrupa siyasetinde uzun süredir tartışılan bir olguyu yeniden gündeme taşıdı. Gösterilerde öğretmen inisiyatifleri, sosyalist gruplar, komünistler, insan hakları dernekleri ve Müslüman aktivistlerin aynı platformda yer alması birçok kişi için şaşırtıcı görünmektedir.
Gerçekten de tarihsel açıdan bakıldığında Marksizm ile İslam arasında ciddi ideolojik farklılıklar bulunmaktadır. Karl Marx dini “halkın afyonu” olarak tanımlamış, Sovyetler Birliği başta olmak üzere birçok komünist rejim dinî kurumları kamusal hayattan uzaklaştırmaya çalışmıştır. Buna karşılık İslam, dini yalnızca bireysel bir inanç değil, toplumsal hayatın temel unsurlarından biri olarak görür.
Buna rağmen son otuz yılda Avrupa’da bazı radikal sol hareketlerle bazı Müslüman aktivist grupların ortak kampanyalar yürüttüğü görülmektedir. Peki bu nasıl mümkün olmaktadır?
Sınıf siyasetinden kimlik siyasetine geçiş
1968 öğrenci hareketlerinden sonra Batı solunda önemli bir dönüşüm yaşandı. Sanayi işçisini merkeze alan klasik Marksist yaklaşımın etkisi azalırken; etnik köken, göç, din, kadın hakları, cinsiyet ve kültürel kimlikler siyasal mücadelenin merkezine yerleşmeye başladı.
Bu değişim, akademik çevrelerde “kimlik siyaseti” olarak adlandırılmaktadır.
Bugün birçok sol hareket, Müslüman toplulukları öncelikle dini bir grup olarak değil; ayrımcılığa uğrayabilecek bir azınlık olarak değerlendirmektedir. Bu nedenle başörtüsü yasakları, camilere yönelik saldırılar veya Müslümanlara yönelik nefret söylemleri, bu çevreler tarafından insan hakları ve eşit yurttaşlık meselesi olarak ele alınmaktadır.
Ortak düşman algısı
Siyaset bilimi literatüründe koalisyonların yalnızca ortak idealler üzerinden değil, ortak tehdit algıları üzerinden de kurulabileceği kabul edilir.
Avrupa’daki bazı radikal sol hareketlerle bazı Müslüman aktivistlerin ortaklaştığı başlıca eleştiri alanları şunlardır:
- sömürgecilik geçmişi,
- Batı merkezli küresel düzen,
- emperyalizm,
- yabancı düşmanlığı,
- ırkçılık,
- İslamofobi.
Her iki çevre de bu konularda benzer eleştiriler dile getirebildiği için aynı protestolarda buluşabilmektedir.
Filistin meselesi ortak zemini güçlendiriyor
Bu yakınlaşmanın en görünür alanlarından biri Filistin meselesidir.
Avrupa’nın birçok kentinde düzenlenen Filistin yürüyüşlerinde sosyalist örgütler, sendikalar, öğrenci hareketleri, Müslüman dernekler ve insan hakları kuruluşları birlikte yer almaktadır.
Ancak bu birliktelik herkes için aynı gerekçeye dayanmaz. Sol hareketlerin bir bölümü meseleyi sömürgecilik karşıtlığı üzerinden okurken, birçok Müslüman aktivist bunu dini ve insani dayanışmanın bir parçası olarak değerlendirmektedir.
Aynı gösteride bulunmaları, aynı ideolojik zemini paylaştıkları anlamına gelmez.
“Kızıl-Yeşil İttifakı” tartışması
Bazı araştırmacılar bu iş birliklerini “Kızıl-Yeşil İttifakı” (Red-Green Alliance) kavramıyla açıklamaktadır. Buradaki “kızıl”, sosyalist ve komünist hareketleri; “yeşil” ise İslami siyasi hareketleri simgelemektedir.
Bu kavram özellikle Fransız düşünür Pascal Bruckner ve İngiliz gazeteci Christopher Caldwell gibi isimlerin yazılarında eleştirel bir çerçevede kullanılmıştır. Buna karşılık birçok siyaset bilimci, bu kavramın her ülkedeki farklı aktörleri tek bir çatı altında toplama riski taşıdığına dikkat çekmektedir.
Dolayısıyla bu ifade, evrensel kabul görmüş bir tanımlama değil; belirli bir siyasi tartışmada kullanılan analitik bir kavramdır.
İttifakın sınırları
Bu ortaklığın önemli sınırları da bulunmaktadır.
Sol hareketlerin büyük bölümü;
- laikliği,
- kadın-erkek eşitliğini,
- LGBT haklarını,
- ifade özgürlüğünü temel değerler olarak savunmaktadır.
Muhafazakâr Müslüman çevrelerin bir bölümü ise bu konularda farklı görüşlere sahiptir.
Dolayısıyla taraflar uzun vadeli toplumsal vizyon bakımından aynı noktada değildir.
Bu nedenle birçok akademisyen bu birlikteliği kalıcı bir ideolojik ittifaktan ziyade, belirli siyasi meselelerde kurulan taktiksel veya pragmatik bir koalisyon olarak değerlendirmektedir.
Avusturya örneği
Çocuklara yönelik başörtüsü yasağı etrafında yaşanan tartışmalar bu dinamiğin güncel örneklerinden biridir.
Yasağı destekleyenler bunun çocuk haklarını, laik eğitimi ve kız çocuklarının özgürlüğünü korumayı amaçladığını savunurken; karşı çıkanlar ise uygulamanın dini özgürlükleri sınırladığı ve özellikle Müslüman kız çocuklarını hedef aldığı görüşünü dile getirmektedir.
Bu nedenle aynı protestolarda öğretmen inisiyatifleri, insan hakları kuruluşları, sosyalist gruplar ve Müslüman aktivistlerin yer alması, Avrupa’daki kimlik siyaseti tartışmalarının doğal bir sonucu olarak görülebilir.
Sonuç
Komünistler ile bazı Müslüman aktivistler arasındaki iş birlikleri, ortak bir dünya görüşünden değil; belirli siyasi hedeflerin kesişmesinden doğmaktadır.
Bu tabloyu anlamak için tarafların tarihsel farklılıklarını göz ardı etmek kadar, her ortak protestoyu tek ve değişmez bir ideolojik blok olarak görmek de yanıltıcı olur.
Avrupa siyasetinde gözlenen bu yakınlaşma, ortak tehdit algıları, insan hakları söylemi, kimlik siyaseti ve belirli güncel meseleler etrafında şekillenen, bağlama göre değişebilen bir koalisyon örneği olarak değerlendirilebilir. Bu çerçeve, hem söz konusu iş birliklerini anlamayı kolaylaştırır hem de farklı aktörlerin kendi gerekçelerini birbirine karıştırmadan analiz etmeye imkân verir.
II. Bölüm: Gramsci’den Günümüze: Avrupa Solu Neden Bazı Müslüman Hareketleri Yeni Devrimci Özne Olarak Görmeye Başladı?
XX. yüzyılın başlarında Karl Marx’ın öngörüsü açıktı: Kapitalizmin gelişmesiyle birlikte sanayi işçileri, yani proletarya, devrimci dönüşümün temel öznesi olacaktı. Ancak Batı Avrupa’nın II. Dünya Savaşı sonrası gelişimi bu beklentiyi tam anlamıyla doğrulamadı. Refah devleti, sendikal haklar, ücret artışları ve sosyal güvenlik sistemleri sayesinde işçi sınıfının önemli bir bölümü sisteme entegre oldu. Beklenen büyük işçi devrimi gerçekleşmedi.
Bu durum, Marksist düşünürleri yeni bir soruyla karşı karşıya bıraktı: Eğer devrimi işçi sınıfı yapmayacaksa, toplumsal dönüşümün öncüsü kim olacaktı?
Gramsci’nin kültürel hegemonya tezi
Bu soruya ilk kapsamlı cevaplardan birini İtalyan düşünür Antonio Gramsci verdi.
Gramsci’ye göre iktidar yalnızca ekonomi veya devlet zoruyla ayakta kalmıyordu. Asıl belirleyici olan, toplumun eğitim sistemi, medya, aile, din, kültür ve entelektüel hayat üzerinden kurduğu kültürel hegemonya idi.
Bu nedenle toplumu dönüştürmek isteyenler önce kültürel alanı değiştirmeliydi.
Gramsci’nin bu yaklaşımı, sonraki kuşak sol düşünürler üzerinde büyük etki bıraktı. Mücadele yalnızca fabrikalarda değil; üniversitelerde, medyada, sivil toplum kuruluşlarında ve kültürel kurumlarda da yürütülmeye başlandı.
Frankfurt Okulu ve Yeni Sol
1960’lı yıllarda Herbert Marcuse, Theodor Adorno ve diğer Frankfurt Okulu düşünürleri klasik Marksizmi yeniden yorumladılar.
Marcuse, Batı’nın işçi sınıfının artık devrimci potansiyelini büyük ölçüde kaybettiğini savunuyordu. Ona göre değişimin taşıyıcısı artık toplumun dışına itilmiş gruplar olabilirdi.
Öğrenciler, göçmenler, etnik azınlıklar, sömürge halkları ve çeşitli dışlanmış topluluklar, yeni toplumsal muhalefetin aktörleri olarak görülmeye başlandı.
Bu yaklaşım, 1968 öğrenci hareketlerinden sonra Avrupa solunun önemli bir bölümünde etkili oldu.
Kimlik siyasetine geçiş
1970’lerden itibaren ekonomik sınıf merkezli siyaset yerini giderek kimlik merkezli siyasete bıraktı.
Artık yalnızca gelir dağılımı değil;
- etnik köken,
- din,
- göçmenlik,
- toplumsal cinsiyet,
- kültürel kimlik,
- ayrımcılık deneyimi
de siyasi mücadelenin temel başlıkları haline geldi.
Bu dönüşümle birlikte Müslüman topluluklar da yalnızca dini gruplar olarak değil, ayrımcılığa maruz kalabilecek azınlıklar olarak değerlendirilmeye başlandı.
Postkolonyal düşüncenin etkisi
1980’lerden sonra Edward Said, Gayatri Spivak ve Homi Bhabha gibi postkolonyal düşünürlerin çalışmaları Avrupa üniversitelerinde geniş yankı uyandırdı.
Bu yaklaşıma göre modern dünyanın birçok eşitsizliği, sömürgecilik döneminin mirasıyla bağlantılıydı.
Dolayısıyla Batı toplumlarında yaşayan göçmenler ve Müslüman azınlıklar da bu tarihsel ilişkinin günümüzdeki yansımaları olarak ele alınmaya başlandı.
Bu perspektif, birçok sol çevrede Müslüman topluluklara yönelik politikaların yalnızca güvenlik veya entegrasyon meselesi değil; aynı zamanda tarihsel adalet ve eşit yurttaşlık sorunu olarak görülmesine katkı sağladı.
Filistin meselesi yeni ortak zemini oluşturdu
Son yirmi yılda Filistin konusu, Avrupa’da bazı sol hareketlerle bazı Müslüman aktivistler arasındaki iş birliğinin en görünür alanlarından biri hâline geldi.
Her iki taraf da aynı sonuca ulaşsa bile gerekçeleri farklı olabiliyor.
Birçok sol örgüt meseleyi anti-emperyalizm ve sömürgecilik karşıtlığı üzerinden değerlendirirken, birçok Müslüman aktivist bunu dini, ahlaki veya insani sorumluluğun bir parçası olarak görüyor.
Dolayısıyla ortak eylemler, ortak bir ideolojiden çok ortak bir siyasi talep etrafında şekilleniyor.
“Yeni devrimci özne” tartışması
Bazı siyaset yorumcuları, Avrupa solunun klasik işçi sınıfının yerine göçmenleri, etnik azınlıkları ve Müslüman toplulukları yeni toplumsal dönüşümün taşıyıcıları olarak görmeye başladığını ileri sürmektedir.
Bu yorum özellikle muhafazakâr düşünce çevrelerinde sıkça dile getirilmektedir ve “Kızıl-Yeşil İttifakı” tartışmasının temel dayanaklarından biridir.
Bununla birlikte akademik literatürde daha temkinli bir yaklaşım hâkimdir. Araştırmacıların önemli bir bölümü, Avrupa solunun tek bir çizgide olmadığını; sosyal demokratlardan radikal sol gruplara kadar geniş ve farklı eğilimlerden oluştuğunu vurgular. Bu nedenle “Avrupa solu İslam’ı yeni devrimci özne olarak görüyor” şeklindeki genelleme, tüm sol hareketleri açıklayan bir tespit olarak kabul edilmez.
Daha isabetli olan değerlendirme şudur: Bazı Yeni Sol ve postkolonyal akımlar, Müslüman toplulukları ve diğer azınlık gruplarını, günümüzün eşitsizlik ve ayrımcılık tartışmalarında önemli toplumsal aktörler olarak görmektedir. Bu yaklaşım, belirli siyasi kampanyalarda ve protestolarda sol örgütlerle Müslüman aktivistler arasında iş birliklerinin ortaya çıkmasına zemin hazırlayabilmektedir.
Gramsci’den başlayan kültürel hegemonya tartışmaları, Frankfurt Okulu’nun eleştirel teorisi, Yeni Sol hareketi ve postkolonyal düşüncenin etkisiyle Avrupa solunun önemli bir bölümünde siyasal mücadelenin odağı ekonomik sınıftan kültürel kimliklere doğru kaymıştır.
Bu dönüşüm, bazı sol hareketlerle bazı Müslüman aktivistler arasında belirli konularda ortaklıkların oluşmasını kolaylaştırmıştır. Ancak bu ortaklık, tarafların aynı dünya görüşünü paylaştığı anlamına gelmez. Daha çok, ayrımcılık karşıtlığı, insan hakları, göçmen hakları ve Filistin meselesi gibi başlıklarda kesişen çıkar ve talepler üzerine kurulu, bağlama göre değişebilen siyasi iş birlikleri olarak değerlendirilmelidir.| ©DerVirgül