Bir Duruş Meselesi | Eğilmeden Yaşamak
İnsanlık tarihi boyunca değişmeyen bir gerçek vardır: Güç her zaman haklı olanın yanında durmaz. Bazen güç, hakikatin önüne geçer; makam, erdemin önüne konur; çıkar, vicdanın sesini bastırır. Böyle dönemlerde insanın asıl sınavı, ne kadar yükseğe çıkabildiği değil; yükselmek uğruna nelerden vazgeçmediğidir.
Çünkü bazı insanlar hayatı bir merdiven gibi görür. Her basamakta biraz daha eğilir, biraz daha susar, biraz daha kendinden uzaklaşır. Sonunda zirveye ulaştığında ise geriye dönüp baktığında kazandığı şeyin gerçekten kendisine ait olup olmadığını sorgular. Çünkü insanın kaybettiği ilk şey çoğu zaman fırsatlar değil; kendi içindeki ölçüdür.
Felsefe tarihi, bu meselenin örnekleriyle doludur. Sokrates, Atina’nın çoğunluğuna karşı hakikati savunduğu için ölüme mahkûm edildi. Ona, düşüncelerinden vazgeçmesi karşılığında yaşamını sürdürme imkânı sunuldu. Fakat Sokrates için yaşamın anlamı yalnızca nefes almak değildi; doğru bildiği şeyin arkasında durabilmekti. Çünkü insan bedenini kaybedebilir ama karakterini kaybettiğinde kendisini kaybeder.
Aynı anlayış, Anadolu’nun sözlü kültüründe de yüzyıllar boyunca yaşamıştır. Türk insanının hafızasında bazı isimler yalnızca birer halk ozanı veya figür değildir; onlar bir duruşun sembolüdür.
Pir Sultan Abdal, iktidarın ve otoritenin karşısında inandığı değerlerden vazgeçmeyen bir vicdan figürüdür. Onun hikâyesi, yalnızca bir dönemin siyasi çatışmasını değil; bireyin güç karşısındaki ahlaki duruşunu anlatır. Pir Sultan’ın asıl mirası, yenilmemiş olması değil; ölüm karşısında bile kendisini inkâr etmemiş olmasıdır. Bazı insanlar fikirleriyle kazanır. Bazıları ise makamlarını korur fakat karakterlerini kaybeder.
Köroğlu’nun hikâyesi de aynı temel üzerine kuruludur. O, yalnızca dağlarda dolaşan bir halk kahramanı değildir. Köroğlu, haksızlığa karşı başkaldırının ve onurun simgesidir. Onun mücadelesinde mesele yalnızca güç sahibi olmak değildir; gücün hangi amaç için kullanıldığıdır. Çünkü güç, ahlakla birleştiğinde adalete dönüşür; ahlaktan koptuğunda ise zulmün aracına dönüşür.
Dadaloğlu’nun sözleri ise başka bir gerçeği hatırlatır: İnsan bazen özgürlüğünü korumak için bedel ödemek zorundadır. “Ferman padişahın, dağlar bizimdir.” Bu söz yalnızca bir meydan okuma değildir. Aynı zamanda insanın kendi iradesini, onurunu ve yaşam biçimini koruma arzusunun ifadesidir. Dadaloğlu, bize şunu anlatır: Her düzen kabul edilmeyi hak etmez. Bazı düzenler insanı kendisine uymaya değil, kendisini kaybetmeye zorlar.
Bugünün dünyasında da benzer bir sınav vardır. Artık meydanlarda ferman okunmuyor belki; ancak insanlara farklı biçimlerde sosyal hayatımızın her alanında boyun eğmeleri, sessiz kalmaları ve uyum sağlamaları telkin ediliyor. Başarı çoğu zaman üretimle, liyakatle ve karakterle değil; doğru ilişkiler, doğru çevreler ve doğru bağlantılar üzerinden ölçülebiliyor.
Böyle zamanlarda dürüst insanın yaşadığı en büyük mücadele dışarıdaki engeller değildir. En büyük mücadele, “Herkes böyle yapıyor” cümlesinin oluşturduğu ahlaki yorgunluktur.
Çünkü yozlaşmış düzenlerin en tehlikeli yanı, kötü insanları ödüllendirmesi değildir. Asıl tehlike, iyi insanların da zamanla aynı yöntemleri normal görmeye başlamasıdır.
İnsan, bulunduğu ortamın şartlarından etkilenir. Ancak karakter sahibi insanın farkı, şartların kendisini tamamen belirlemesine izin vermemesidir. O, çağının gerçeklerini görür ama çağının yanlışlarını benimsemez.
Elbette hayat yalnızca keskin doğrularla ilerlemez. İnsan ilişkiler kurmalı, değişen şartlara uyum sağlamalı ve aklını kullanmalıdır. Fakat akıl ile fırsatçılık, uyum ile teslimiyet, sabır ile korku birbirinden farklıdır.
Bir insanın değerini belirleyen şey, ne kadar güçlülerin yanında durduğu değil; güçsüz kaldığında bile nasıl davrandığıdır.
Çünkü gerçek karakter, insanın elinde imkân varken değil; hiçbir karşılık beklemeden doğru olanı seçtiğinde ortaya çıkar.
Bugün bazı insanlar hızlı yükseliyor olabilir. Bazıları hak etmediği yerlere gelebilir. Bazıları bağlantıları sayesinde kapıları kolayca açabilir. Ancak tarih bize göstermiştir ki kalıcı olan, gücün yanında duranların değil; hakikatin yanında duranların hikâyesidir.
Pir Sultan’ın dik duruşu, Köroğlu’nun kılıcı, Dadaloğlu’nun meydan okuması yüzyıllar sonra hâlâ hatırlanıyorsa bunun sebebi zafer kazanmış olmaları değildir. Bunun sebebi, insanın en zor zamanlarda bile kendi özünü koruyabileceğini göstermeleridir.
Çünkü insanın gerçek itibarı, başkalarının ona verdiği makamlarla değil; kendi vicdanında taşıdığı ağırlıkla ölçülür.
Ve bazen hayattaki en büyük zafer, herkesin yükselmek için eğildiği bir yerde, insanın hâlâ dimdik durabilmesidir.| ©DerVirgül