Acı Çekmek Bireysel Bir Eylem mi?
İnsanlar zor zamanlarda sıklıkla aynı cümleye sığınır: “İlahi adalet er ya da geç yerini bulur.”
Bu cümle birçok kişi için teselli kaynağıdır. Çünkü dünyanın düzensizliği içinde bir düzen, haksızlıkların arasında bir denge, acıların ardında bir anlam olduğunu düşündürür. İyi insanların ödüllendirileceği, kötü insanların ise yaptıklarının karşılığını göreceği fikri, insanlık tarihinin en güçlü inançlarından biridir.
Ancak hayat bazen bu inancı sorgulamaya zorlar.
Bir yakınımızı kaybettiğimizde, ağır bir hastalık geçirdiğimizde veya masum insanların acı çektiğini gördüğümüzde şu soru belirir: Buradaki adalet nerededir?
Bu soruyu teorik bir tartışma olarak değil, yaşamın içinden soruyorum.
Bir kardeşimi kaybettim. Daha önce beyin kanaması geçirdim. Yaşadığım bu olayların hiçbirinde bir ödül ya da ceza göremedim. Bunlar bana, evrenin adalet dağıtan bir mekanizma gibi çalışmadığını düşündürdü.
Kardeşimi kaybettiğimin bile benden saklandığına baktığımda, öznel olarak kabul ettiğim bazı bedelleri ve cezaları hâlâ ilahi bir adaletin tecellisi olarak göremiyorum. Çünkü bu acı yalnızca beni etkilemiyor. Benim tercihlerimden, hatalarımdan veya davranışlarımdan tamamen bağımsız insanların da aynı acının yükünü taşıdığına tanık oluyorum.
Eğer ortada bir ceza varsa, neden bu cezanın etkileri yalnızca muhatabıyla sınırlı kalmıyor? Neden masumlar da aynı yükün altında eziliyor?
Geçirdiğim beyin kanamasına baktığımda ise, bir ödül ya da ceza göremiyorum. Çünkü burada da acıyı yaşayan yalnızca bireyin kendisi değildir-, yani sadece ben değil, en yakınlarım, yani sizi seven insanlar, kan bağınız olanlar da bu sürecin görünmez mahkûmları hâline geliyorlar. Hastalık yalnızca bedeni değil, etrafındaki hayatları da yaralar.
Tam da bu noktada adalet ve ceza kavramları üzerine yeniden düşünmek gerekiyor.
Bir cezanın gerçekten adil sayılabilmesi için sonuçlarının öncelikle onu hak ettiği düşünülen kişiye yönelmesi beklenir. Oysa gerek hayatın doğal akışı içerisinde yaşanan trajedilerde gerekse insanların kurduğu ceza sistemlerinde bunun her zaman böyle olmadığını görüyoruz.
Örneğin idam cezasında, görünürde yalnızca suçlu cezalandırılmaktadır. Ancak gerçekte sonuçlar bununla sınırlı değildir. Anne ve baba bir evlat, çocuklar bir ebeveyn, eşler bir hayat arkadaşı kaybetmektedir. Cezanın etkileri, suçun failiyle birlikte onunla hiçbir ilgisi olmayan insanların hayatlarına da yayılmaktadır.
Bu örneği idam cezasını savunmak ya da reddetmek için vermiyorum. Daha temel bir soruya işaret etmek için veriyorum:
Sonuçları masum insanlara da ulaşan bir yaptırımı ne ölçüde adalet olarak tanımlayabiliriz?
Eğer beşeri adalet sistemlerinde bile bu soruya kesin bir cevap vermekte zorlanıyorsak, hayatın acı olaylarını doğrudan ilahi bir ceza veya ödül olarak yorumlamak bana daha da güç görünüyor.
Belki de sorun, doğanın işleyişiyle adalet kavramını birbirine karıştırmamızdır.
Adalet ahlaki bir kavramdır. Oysa doğa ahlaki değildir. Bir deprem iyi insanlarla kötü insanları ayırmaz. Hastalıklar karakter analizi yapmaz. Ölüm, insanların hak etmiş olup olmadığıyla ilgilenmez. Doğa sadece kendi yasalarına göre işler.
Bu düşünce ilk bakışta karamsar görünebilir. Çünkü insan, başına gelen her şeyin bir anlamı olmasını ister. Fakat aynı zamanda özgürleştirici bir tarafı da vardır.
Eğer evren adalet üretmiyorsa, adalet yaratma sorumluluğu bize aittir.
Bu durumda mesele ilahi adaletin ne zaman gerçekleşeceğini beklemek değil; yaşadığımız dünyada adaleti nasıl inşa edeceğimizi düşünmektir. Haksızlığa uğrayanı korumak, güçsüzün yanında durmak, acı çeken insanlara destek olmak ve daha insani kurumlar kurmak bu sorumluluğun parçalarıdır.
Belki de adalet gökyüzünden yeryüzüne indirildiğinde daha somut hale gelir.
Bu bakış açısı umudu ortadan kaldırmaz. Sadece umudun yönünü değiştirir. Çözümü görünmez bir düzende değil, insanların ortak çabasında arar.
Bugün kardeşimin kaybına baktığımda hâlâ bir adalet göremiyorum. Geçirdiğim beyin kanamasına baktığımda da bir ödül ya da ceza göremiyorum. Karşıma çıkan şey çoğu zaman adalet değil; hayatın sert, kayıtsız ve insanın anlam arayışına cevap vermeyen gerçekliğidir.
Fakat tam da bu nedenle adaletin değerine daha çok inanıyorum.
Çünkü adalet doğanın bize verdiği bir armağan değilse, insanlığın yaratmak zorunda olduğu bir erdemdir.
Ve belki de elimizdeki tek kesin bilgi şudur:
İlahi adaletin olup olmadığını bilmiyoruz.
Ama insanların birbirine karşı daha adil olması gerektiğini biliyoruz.
Sonuç olarak, yaşadığım kayıplar bana bir kez daha şunu öğretti:
Acı çekmek bireysel bir eylem değildir.
Bir insanın yaşadığı acı, görünmeyen halkalar halinde ailesine, dostlarına ve sevdiklerine yayılır. Belki de bu yüzden, sonuçları yalnızca bir kişide kalmayan olayları ilahi bir ceza ya da ödül olarak tanımlamakta zorlanıyorum.
Çünkü acı hiçbir zaman tek kişilik bir eylem olarak kalmamaktadır. | ©DerVirgül