“Beni bilimle, felsefeyle anla ve tarihle yargıla”

Yayınlama: 19.10.2026
A+
A-
Adem Hüyük, Avusturya'nın Viyana kentinde yaşayan Türk gazetecidir. Gazetecilik kariyerinde, Avusturya'daki Türk toplumu, göçmen politikaları ve Avrupa'daki Türk diasporası üzerine analizler kaleme almıştır. ****Deutsch: Adem Hüyük ist ein türkischer Journalist, der in Wien, Österreich lebt. In seiner journalistischen Laufbahn hat er Analysen über die türkische Gemeinschaft in Österreich, Migrationspolitik und die türkische Diaspora in Europa verfasst.

Bazı dizeler vardır; insan onları yalnızca okumaz, kendi hayatının içinden geçirerek yeniden düşünür. Ersin Ergün’ün Beni Tarihle Yargıla şiirindeki çağrı da bunlardan biri: 

“Beni bilimle anla iki gözüm, felsefeyle anla, 

Ve tarihle yargıla…” 

İlk bakışta bir şairin anlaşılma isteği gibi görünen bu dizeler, aslında insanın nasıl değerlendirilmesi gerektiğine ilişkin daha büyük bir soruyu gündeme getiriyor: Bir insanı anlamak için neye bakmalıyız? Yaptıklarına mı, inandıklarına mı, yaşadığı döneme mi, yoksa bütün bunların zaman içinde nasıl değiştiğine mi? 

Belki de asıl soru şu: Bir insanı yargılamadan önce onu gerçekten anlamaya çalışıyor muyuz? 

İnsan, bir etiketten ibaret değildir 

İnsanları tanımlamak için etiketlere ihtiyaç duyuyoruz. Sağcı, solcu, devrimci, muhafazakâr, milliyetçi, liberal… Bir kelimeyle insanı bir yere yerleştiriyor, ardından o yerin bütün özelliklerini onun üzerine yüklüyoruz. Böylece bir insanın hikâyesi, tek bir sıfata sığdırılıyor. 

Oysa insan, kendisine verilen addan daha karmaşıktır. Bir düşünceye neden bağlandığını, hangi koşullarda karar verdiğini ve zaman içinde neler yaşadığını bilmeden onu bütünüyle tanıdığımızı söyleyebilir miyiz? 

Bir insanın geçmişte savunduğu düşünceler, elbette hayatının bir parçasıdır. Yaptıkları da değerlendirilmelidir. Ancak geçmişteki bir tercihi alıp insanın bütün ömrünün üzerine kapatmak, onu anlamak yerine tek bir döneme hapsetmek anlamına gelir. 

İnsan bir ideolojiye bağlanabilir, onun uğruna mücadele edebilir ve bedeller ödeyebilir. Yıllar sonra aynı düşüncelere farklı bir gözle bakabilir. Yanılabilir, sorgulayabilir, değişebilir. Geçmişte savunduğu değerlerin arkasında durmaya devam etse bile onlara yaklaşımı farklılaşabilir. 

İnsanın düşünsel yolculuğunu mümkün kılan da budur: değişebilmek. 

Bir insanın değişmesi, geçmişinin silinmesi değildir. Geçmişinin onu sonsuza kadar aynı insan olmaya mahkûm etmesi de gerekmez. 

Bilimle anlamak… 

Ersin Ergün’ün çağrısındaki ilk sözcük bilim. 

Bilimsel düşünce, iddialarımızı olgularla sınamamızı, nedenlerle sonuçları birbirinden ayırmamızı ve peşin hükümlerimizi sorgulamamızı sağlar. Bir insan hakkında karar verirken söylentilerle gerçekleri, varsayımlarla kanıtları birbirine karıştırmamayı gerektirir. 

Özellikle siyasi ve toplumsal meselelerde çoğu zaman önce hükmümüzü veriyor, ardından bu hükmü doğrulayacak gerekçeler arıyoruz. Oysa sağlıklı bir değerlendirme, ön kabullerimizi doğrulayan bilgileri seçmek yerine, iddialarımızı sınamayı gerektirir. 

Eksik bilgiyi kabul etmek ve gerektiğinde yanıldığımızı söyleyebilmek de bu yaklaşımın parçasıdır. 

Ancak insanı anlamak, olguları sıralamakla bitmez. Bir insanın ne yaptığını bilmek, neden yaptığını bütünüyle açıklamaz. İşte burada şiirin ikinci çağrısı devreye girer. 

Felsefeyle anlamak… 

Felsefe, yalnızca düşünceler hakkında düşünmek değildir. Bazen en çok emin olduğumuz yargının karşısına geçip kendimize şu soruyu sorabilmektir: Ya yanılıyorsam? 

Neyi doğru kabul ediyoruz? Adalet dediğimiz şey nedir? Bir insanı hangi ölçülere göre yargılıyoruz? Kendi değerlerimizi başkalarına uygularken tutarlı davranıyor muyuz? Bir davranışı eleştirirken onun ortaya çıktığı koşulları hesaba katıyor muyuz? 

Felsefe, bu sorulara kolay cevaplar sunmaz. Aksine, insanın rahatlıkla sığındığı kesinlikleri sarsar; alışkanlık hâline getirdiği kabulleri yeniden düşünmeye zorlar. 

“Beni felsefeyle anla” sözü, bu açıdan yalnızca şairin kendisine yöneltilen hükme itirazı değildir. Hüküm veren kişiye de bir çağrıdır: Beni sorgularken kendi düşüncelerini, kabullerini ve ölçülerini de sorgula. 

Bu düşünceyi yıllar önce yaşadığım bir tartışmada daha somut biçimde gördüm. 

Başkasının inancını sorgularken kendimizi sorgulamak 

Yıllar önce, kendisini Marksist olarak tanımlayan bir arkadaşımla yaptığım tartışma hâlâ aklımdadır. 

Arkadaşım, siyasal İslamcı çevrelerin etkisinde kalan toplum kesimlerinden söz ediyordu. Ona göre insanlar, Kur’an’ı okumadan, neye inandıklarını tam olarak bilmeden, sorgulamadan kabul ediyor ve inanıyorlardı. Bu durumu şaşkınlıkla karşılıyor, inanılır gibi bulmuyordu. 

Sözünü bitirdiğinde ona basit bir soru sordum: 

“Sen Marksist olduğunu söylüyorsun, değil mi?” 

“Evet,” diye cevap verdi. 

“Peki, Karl Marx’ın Das Kapital adlı eserini okudun mu?” 

Okumamıştı. 

Bu cevap, tartışmanın yönünü benim açımdan değiştirdi. Artık yalnızca başkalarının inançlarını değil, insanın kendi düşüncesiyle kurduğu ilişkiyi konuşuyorduk. 

Bir insan, kutsal kitabını okumamış olsa bile kendisini bir dinin mensubu olarak görebilir. Ailesinden, çevresinden ve kültüründen devraldığı inancı benimseyebilir. Aynı şekilde bir insan kendisini Marksist, sosyalist, liberal ya da başka bir düşüncenin savunucusu olarak tanımlayabilir; ancak o düşüncenin temel eserlerini okumamış, tarihini incelememiş veya kavramlarını yeterince sorgulamamış olabilir. 

İnsanlar düşüncelerini yalnızca kitaplardan edinmezler. Yaşadıkları hayat, karşılaştıkları insanlar ve toplumsal koşullar da inançlarını biçimlendirir. Bu nedenle bir eseri okumamış olmak, tek başına bir insanın inancını ya da düşünsel kimliğini bütünüyle açıklamaya yetmez. 

Ancak burada önemli bir çelişki ortaya çıkar: Kendimiz için doğal karşıladığımız bir durumu, başkaları söz konusu olduğunda neden cehaletin kanıtı sayıyoruz? 

Arkadaşımın Kur’an’ı okumadan inanan insanlara yönelttiği eleştirinin karşısına Das Kapital’i okumamış olmasını koyarken amacım Marksizmi ya da İslam’ı savunmak değildi. Mesele, hangi düşüncenin daha doğru olduğu tartışmasından önce, düşüncelerimizle nasıl bir ilişki kurduğumuzdu. 

Elbette Kur’an’ı okumadan Müslüman olmakla Das Kapital’i okumadan Marksist olduğunu söylemek bütün yönleriyle aynı şey değildir. Dinî aidiyet ile siyasi ve felsefi bir düşünceye bağlılık, farklı tarihsel ve toplumsal bağlamlara sahiptir. Ancak bu iki örnek, ortak bir soruyu gündeme getirir: İnsan, benimsediğini söylediği düşünceyi ne ölçüde tanıyor ve onu ne kadar sorguluyor? 

Bir düşüncenin adını taşımak, onun bütün sorularıyla yüzleştiğimiz anlamına gelmez. İnsan bazen bir ideolojiyi içinde bulunduğu çevreden devralır, ardından bu aidiyeti sorgulanamaz hâle getirir. Kendi tarafının eksiklerini görmezden gelirken karşı tarafın her çelişkisini büyütebilir. 

Felsefenin önemi burada ortaya çıkar. Başkalarının neye, neden inandığını sorguluyorsak, kendi inançlarımızı ve kabullerimizi de aynı ciddiyetle sorgulamaya hazır olmalıyız. 

İnsan, yalnızca karşısındakine soru sorduğu için sorgulayıcı olmaz. Kendi inançlarını da soruların karşısına koyabildiğinde düşünmeye başlar. 

Tarihle yargılamak… 

Şairin üçüncü çağrısı tarihe yöneliktir. 

Tarih, insanın içinde yaşadığı zamanın koşullarını anlamamıza yardımcı olur. Siyasi çatışmaları, toplumsal dönüşümleri, baskıları, beklentileri ve insanların önünde bulunan seçenekleri gösterir. 

Bugünden geçmişe bakmak kolaydır. Aradan geçen yılların bilgisine sahibiz; hangi düşüncelerin güçlendiğini, hangilerinin yenildiğini ve hangi umutların gerçekleşmediğini görebiliyoruz. Ancak geçmişte yaşayan insanlar, bugün sahip olduğumuz bilgiye sahip değildi. Kararlarını kendi dönemlerinin koşulları içinde verdiler. Kimi zaman yanıldılar, kimi zaman yanlış değerlendirmelerde bulundular, kimi zaman da inandıkları uğruna ağır bedeller ödediler. 

Bu koşulları hatırlamak, geçmişteki her davranışı haklı çıkarmak anlamına gelmez. Tarihsel bağlamı hesaba katmak, sorumluluğu ortadan kaldırmaz. Fakat bir insanı kendi döneminden kopararak değerlendirmek de eksik bir yargıya yol açabilir. 

Tarih, yalnızca kimin kazandığını ya da kimin kaybettiğini anlatmaz. İnsanların hangi koşullarda yaşadığını, hangi seçeneklerle karşılaştığını ve bugün bize doğal görünen birçok düşüncenin geçmişte nasıl tartışıldığını da gösterir. 

Bu nedenle tarihle yargılamak, geçmişi bugünün rahatlığıyla mahkûm etmek değildir. Geçmişin gerçeklerini, dönemin koşullarını ve insanların sorumluluklarını birlikte değerlendirmektir. 

Tarih aynı zamanda bugünün insanına da soru yöneltir: Dün eleştirdiğimiz haksızlıklar karşısında bugün nasıl davranıyoruz? Savunduğumuz ilkeleri, koşullar değiştiğinde de koruyabiliyor muyuz? 

Bir insanın son sözü, bütün hayatı değildir 

Ölümün gölgesinde yazılmış şiirlerde insanın sesi başka türlü duyulur. Geleceğin belirsizliği, ayrılık, korku, umut ve yaşama arzusu aynı dizelerde yan yana gelebilir. 

Ersin Ergün’ün Beni Tarihle Yargıla şiirinde de ölümle yüzleşen insanın vedası, yalnızca bireysel bir acı olarak kalmaz. Bir dönemin izlerini, yarım kalmış hayatları ve geleceğe ilişkin beklentileri taşır. 

Böyle bir şiiri okurken yalnızca şairin ne söylediğini değil, hangi dünyadan seslendiğini de düşünürüz. Ancak şiirdeki bir cümleyi alıp şairin bütün hayatının açıklaması hâline getirmek de doğru olmaz. 

İnsan tek bir sözden, tek bir karardan ya da hayatının en ağır anında söylediği bir cümleden ibaret değildir. Hayatın farklı dönemlerinde farklı duygular yaşayabilir; geçmişte savunduğu düşünceleri yeniden değerlendirebilir, bazı sorularına cevap bulabilir, bazılarıyla ise yaşamı boyunca yüzleşmeye devam edebilir. 

İnsanı anlamak, bu çelişkileri yok saymak değil, onları da insan olmanın bir parçası olarak görebilmektir. 

Yargılamak kolay, anlamak emek ister 

Birbirimizi dinlemekten çok sınıflandırmaya, anlamaktan çok hüküm vermeye eğilimliyiz. Bir insanın hangi düşünceye sahip olduğunu öğrendiğimizde, onun hakkında geri kalan her şeyi de bildiğimizi sanıyoruz. 

Oysa başkasının düşüncesini anlamaya çalışmak, onunla aynı fikirde olmayı gerektirmez. Hatta bazen bir düşünceyi gerçekten anlamak, ona neden karşı çıktığımızı daha açık görmemizi sağlar. 

Bir insanı anlamak için onunla aynı hayatı yaşamamız gerekmez. Ancak kendi hayatımızı ve değerlerimizi tek ölçü kabul etmekten vazgeçmemiz gerekir. 

Bu, herkesin her davranışının mazur görülmesi gerektiği anlamına da gelmez. İnsanların eylemleri sorgulanabilir, düşünceleri eleştirilebilir ve verdikleri zararların hesabı sorulabilir. Fakat adil bir değerlendirme; bilgiye, tutarlılığa ve tarihsel bağlamı gözeten bir düşünceye dayanmalıdır. 

Çünkü anlamakla aklamak, eleştirmekle bütünüyle mahkûm etmek aynı şey değildir. 

Son söz yerine bir soru 

Ersin Ergün’ün dizeleri yıllar sonra hâlâ insanı durup düşünmeye çağırıyorsa, bunun nedeni yalnızca geçmişin acılarını anlatması değildir. Bu dizeler, insanın nasıl anlaşılmak istediğine ve başkalarını hangi ölçülere göre yargıladığına ilişkin soruyu da canlı tutuyor: 

“Beni bilimle anla, felsefeyle anla ve tarihle yargıla…” 

Bu çağrı, insanı sorgulamaktan vazgeçmemizi istemiyor; sorgulamanın niteliğini değiştirmemizi istiyor. Bilgi olmadan verilen hükmün eksik kalabileceğini, düşünmeden varılan sonucun önyargıya dönüşebileceğini ve tarihsel koşulları hesaba katmayan yargıların insanı tek bir eyleme ya da kimliğe indirgeyebileceğini hatırlatıyor. 

Belki de asıl mesele, geçmişte kimin haklı ya da haksız olduğuna karar vermeden önce, bugün nasıl bir adalet anlayışına sahip olduğumuzu sorgulamaktır. 

Bir insanın geçmişini anlamak, onun bütün kararlarını onaylamak değildir. Değişebileceğini kabul etmek de geçmişte yaptıklarını unutmak anlamına gelmez. Ancak insanı yalnızca geçmişteki hâliyle tanımlarsak, değişme ihtimalini de reddetmiş oluruz. 

Ve belki de bu dizelerin bize bıraktığı en önemli soru şudur: 

Bir insan hakkında hüküm vermeden önce onu anlamaya gerçekten çalışıyor muyuz, yoksa çoktan verdiğimiz karara uygun bir hikâye mi arıyoruz? 

Çünkü bazen bir insanı anlamak için yalnızca onun geçmişine değil, kendi yargılarımızın dayandığı kabullere de bakmamız gerekir. |© DerVirgül 

REKLAM ALANI
Bir Yorum Yazın

Ziyaretçi Yorumları - 0 Yorum

Henüz yorum yapılmamış.