Yazlık Sinemadan TikTok’a | Şiddetin Taklidi Değişti mi?

Yazlık Sinemadan TikTok’a | Şiddetin Taklidi Değişti mi?

| Adem Hüyük

Henüz Avusturya’ya göçmediğim, 14 yaşlarında olduğum yıllardı…

İzmir’de semtimizdeki yazlık sinemalara Cüneyt Arkın filmlerinin gelmesini heyecanla beklerdik. Kimi zaman “Kara Murat” kimi zaman “Battal Gazi” oluyorduk.

En çok da köyden İstanbul’a göç eden fakir Cüneyt Arkın’ın şehrin en büyük kabadayısı olmasını seviyorduk. Çünkü Cüneyt Arkın, adeta İzmir’in kenar mahallelerinde yaşayan bizlerin temsilcisi, kahramanı oluyordu.

Her film bittiğinde o sert bakışını taklit etmeye çalıştığımız ya da Bruce Lee filmlerinden çıkıp, her birimiz Kungfu öğrenmişçesine sokakta hayali dövüşler yaptığımız günlerdi…

Dolayısıyla biz de taklit ediyorduk — peki bugün neden bu mesele daha çok tartışılıyor?

Eski filmlerde mafya, yasa dışı bir oluşumdu ve filmin sonunda muhakkak emniyet güçlerine yenik düşerdi. Şimdi ise mafya karakterleri devletin gizli birimlerinde görevli istihbaratçılar olarak kurgulanabiliyor ya da devlete çalışan, “devletini seven” figürler olarak sunuluyor. Böyle olunca mafya, suç örgütü olmaktan çıkıp, devlete hizmet etmenin bir aracı gibi gösteriliyor; yani meşrulaştırılıyor.

Bu değişim küçük bir detay değil. Çünkü çocukluk ve gençlik döneminde kurulan zihinsel şemalar, “kimin iyi, kimin kötü olduğu” üzerinden şekilleniyor. Eğer şiddet uygulayan karakter aynı zamanda “iyi” olarak kodlanıyorsa, şiddet de bir yöntem olarak kabul edilebilir hale geliyor.

Bizim izlediğimiz filmlerde şiddet vardı, evet. Ama şiddetin bir sınırı, bir çerçevesi ve çoğu zaman bir sonucu vardı. İyiler ve kötüler daha netti. Bugün ise gri alanlar genişledi. Kahraman ile suçlu arasındaki çizgi bulanıklaştı.

Daha da önemlisi, bizim kuşağın maruz kalma biçimi ile bugünün gençlerinin maruz kalma biçimi arasında ciddi bir fark var. Biz haftada bir film izlerdik. Bugün ise gençler, algoritmaların yönlendirdiği kesintisiz bir içerik akışının içinde yaşıyor. Aynı tür sahneler, aynı davranış kalıpları tekrar tekrar karşılarına çıkıyor. Bu da taklidi geçici bir oyundan çıkarıp, kalıcı bir davranış modeline dönüştürme riskini artırıyor.

Ancak burada tehlikeli bir kolaycılığa da düşmemek gerekiyor: Medya tek başına şiddet üretmez. Aile yapısı, sosyal çevre, ekonomik koşullar ve eğitim gibi faktörler belirleyici olmaya devam ediyor. Medya ise çoğu zaman bu zeminin üzerine eklenen bir çarpan etkisi yaratıyor.

Belki de asıl mesele şu:

Biz Cüneyt Arkın’ın bakışını taklit ediyorduk ama hayatımız onun etrafında dönmüyordu.
Bugünün gençleri ise sadece bir karakteri değil, kesintisiz bir içerik akışını taklit ediyor.

Sorun taklit etmek değil.
Sorun, neyin, ne kadar ve hangi bağlamda taklit edildiği.

“Şiddet içerikli medya her zaman gençleri etkilemiştir. Ancak bugün fark, taklidin yoğunluğu, sürekliliği ve bağlamının değişmiş olmasıdır.”

Ancak gençlerde artan şiddet eğilimini yalnızca film ve dizilerdeki sahnelere bağlamak, gerçeği basitleştiren ve sorumluluğu yanlış yere yönelten bir yaklaşım olarak eleştiriliyor. Uzmanlar, bu tür açıklamaların çoğu zaman siyasi ve toplumsal aktörler için “kolay bir günah keçisi” işlevi gördüğüne dikkat çekiyor.

Zira bilimsel çalışmalar, şiddet davranışlarının tek bir nedene indirgenemeyecek kadar karmaşık olduğunu ortaya koyuyor. Aile içi iletişim sorunları, ekonomik eşitsizlik, eğitim sistemindeki yapısal eksiklikler ve gençlerin maruz kaldığı sosyal baskılar, bu eğilimin temel belirleyicileri arasında yer alıyor.

Medya içeriklerinin etkisi tamamen yok sayılmasa da sorunu yalnızca buraya indirgemek, asıl çözüm alanlarını görünmez kılıyor. Bu durum hem politika üreticilerin sorumluluktan kaçmasına hem de toplumun gerçek nedenler üzerine düşünmesini engelliyor.

Uzmanlara göre, şiddetle mücadelede etkili sonuçlar alınabilmesi için yüzeysel önlemler yerine sorunun tüm boyutlarını kapsayan, uzun vadeli ve somut politikaların hayata geçirilmesi gerekiyor.| ©DerVirgül

A+
A-
Bir Yorum Yazın

Ziyaretçi Yorumları - 0 Yorum

Henüz yorum yapılmamış.