Schilling’den Euro’ya, Korona’dan fakirliğe
Avusturya’da dar gelirli kesim açısından hayatın pahalılaşmasının iki önemli kırılma noktası var: 2002’de euroya geçiş ve koronavirüs salgını.
Euro hayatımıza girdiğinde fiyatlar bir anda değişmedi belki. Ancak yıllar içinde yükselen fiyatların önemli bir bölümü bir daha eski seviyesine dönmedi. Bugün “enflasyon düştü” denildiğinde insanların cebinde bunu neden hissetmediği de tam olarak burada yatıyor. Çünkü enflasyonun düşmesi fiyatların düşmesi anlamına gelmiyor. Fiyatlar daha yavaş artıyor olabilir; fakat daha önce ulaştıkları yüksek seviyede kalmaya devam ediyor.
Sonra koronavirüs salgını geldi.
Salgının en ağır günlerinde yaptığım bir sosyal medya canlı yayınında şu soruyu sormuştum:
“Devlet bugün salgın nedeniyle yardım dağıtıyor. Peki bunun hazineye bir geri dönüşü olmayacak mı?”
O gün söylediğim şey basitti: Devletin pandemi döneminde yaptığı harcamaların ekonomik bir karşılığı olacaktı. Bunun bedelinin ilerleyen yıllarda vergiler, kamu maliyesindeki düzenlemeler, fiyat artışları ve genel yaşam maliyetleri üzerinden toplum tarafından hissedilebileceğini düşünüyordum.
Bugün geriye dönüp baktığımızda pandemi dönemindeki bütün yardımların doğrudan zam ve vergilerle vatandaştan geri alındığını söylemek elbette fazla basit olur.
Ancak bir gerçek var:
Pandemi bitti, fakat pandemi sonrasında oluşan yüksek fiyatlar bitmedi.
Enerji, gıda, konut ve günlük yaşamın diğer temel giderleri yükseldi. Enflasyon oranları daha sonra gerilemeye başladı ama fiyatların büyük bölümü eski seviyelerine dönmedi.
Dolayısıyla bugün Avusturya’da ekonomik sorun yalnızca “enflasyon kaç?” sorusuyla ölçülemez.
Asıl soru şudur:
2002’de cebimizdeki paranın satın alma gücüyle bugün cebimizdeki paranın satın alma gücü arasında ne kaldı?
Ve tam burada başka bir mesele ortaya çıkıyor.
Ekonomik sorunlar arttıkça gündem değişiyor
Bugün Avusturya’da insanların günlük hayatında açık biçimde hissedilen ciddi bir ekonomik sıkışma var.
Kiralar yüksek. Enerji maliyetleri yüksek. Market alışverişi aile bütçesini zorluyor. Maaşların artması ise birçok insan açısından hayatın ucuzladığı anlamına gelmiyor.
Çünkü vatandaşın hesabı enflasyon oranından çok daha basit:
Ay sonunda cebinde para kalıyor mu, kalmıyor mu?
İşte böyle dönemlerde siyasetin gündem tercihine bakmak gerekiyor.
Ekonomik sorunlar büyüdükçe toplumun dikkatinin başka başlıklara yönelmesi yeni bir siyaset yöntemi değil. İnsanların cebindeki sorunlar konuşulması gerekirken toplumun kimlik, kültür, din, göç ve güvenlik üzerinden tartışmalara çekilmesi, siyasetin daha kolay yönetebildiği bir alan yaratabiliyor.
14 yaşın altındaki kız çocuklarının okullarda başörtüsü takmasını yasaklayan düzenleme de bu açıdan sorgulanmayı hak ediyor.
Burada mesele yalnızca başörtüsü yasağının kendisi değil.
Asıl soru şu:
Ekonomik sıkıntıların bu kadar yoğun hissedildiği bir dönemde siyaset neden yeniden bu başlığı öne çıkarıyor?
Üstelik bu konu daha önce de Avusturya’nın anayasal hukukunda tartışıldı.
Anayasa Mahkemesi 2020 yılında ilkokullardaki başörtüsü yasağını, eşitlik ilkesi ile düşünce, vicdan ve din özgürlüğüyle bağlantılı gerekçelerle iptal etmişti.
Bugünkü düzenleme aynı düzenleme değil. Yeni yasa 14 yaşını doldurmamış öğrencileri kapsıyor.
Dolayısıyla hukuki tartışmanın yeniden başlaması şaşırtıcı değil.
Ancak siyasi açıdan başka bir soru daha var:
Daha önce anayasal açıdan sorunlu bulunmuş bir alan neden yeniden siyasetin merkezine taşındı?
Bu sorunun cevabını yalnızca “çocukların korunması” açıklamasıyla vermek yeterli mi?
Yoksa ekonomik sorunların büyüdüğü bir dönemde siyasetin, insanların doğrudan cebini ilgilendiren meseleler yerine daha kolay kutuplaştırılabilen kültürel ve kimlik temelli tartışmaları öne çıkarmasının da payı var mı?
Bence asıl tartışılması gereken mesele tam da burada başlıyor.
Asıl mesele başörtüsü değil, gündemin kendisi
Sonuçta mesele yalnızca 14 yaşın altındaki kız çocuklarının başörtüsü takıp takmaması değildir.
Asıl mesele, ekonomik sorunların giderek daha fazla hissedildiği bir dönemde siyasetin hangi konuları öne çıkardığı ve toplumun dikkatini hangi başlıklara yönelttiğidir.
Bugün Avusturya’da dar gelirli bir ailenin temel sorunu, Müslüman çocukların başörtüsü takıp takmamasından önce; kirasını nasıl ödeyeceği, market alışverişinin neden her ay daha pahalı olduğu, enerji faturasını nasıl karşılayacağı ve ay sonunu nasıl getireceğidir.
Bunlar hayatın gerçek sorunlarıdır.
Fakat siyasetin gündemi her zaman vatandaşın gündemiyle aynı olmayabiliyor.
Ekonomik sıkıntıların arttığı dönemlerde göç, din, başörtüsü, güvenlik ve kimlik gibi başlıkların yeniden siyasetin merkezine taşınması da bu nedenle sorgulanmayı hak ediyor.
Çünkü bu konular toplumda güçlü duygular yaratıyor, insanları farklı taraflara ayırıyor ve gündemi ekonomik sorunlardan başka bir noktaya taşıyabiliyor.
Tam da burada şu soruyu sormak gerekiyor:
Vatandaşın cebindeki sorunlar büyürken, siyasetin gündemi neden başka alanlara kayıyor?
Başörtüsü yasağı bu sorunun yalnızca bir örneği.
Yarın başka bir konu gündeme gelebilir. Göç olabilir, güvenlik olabilir, din olabilir, başka bir kültür savaşı olabilir.
Ama değişmeyen şey şu olur:
İnsanların hayatını doğrudan etkileyen ekonomik sorunlar konuşulmadığında, siyasetin kurduğu gündem konuşulur.
Bu nedenle bugün tartışmamız gereken yalnızca “başörtüsü yasaklanmalı mı, yasaklanmamalı mı?” sorusu değildir.
Bir başka soruyu da sormak zorundayız:
Avusturya’da siyasetin gündemini kim belirliyor ve bu gündem, insanların gerçek hayatındaki sorunlarla ne kadar örtüşüyor?
Çünkü bazen asıl mesele, konuştuğumuz konu değil; neden tam da o konuyu konuştuğumuzdur.| ©DerVirgül