“Tek millet, iki devlet” | Kardeşlik nerede bitiyor, çıkarlar nerede başlıyor?

Yayınlama: 16.10.2026
A+
A-
Adem Hüyük, Avusturya'nın Viyana kentinde yaşayan Türk gazetecidir. Gazetecilik kariyerinde, Avusturya'daki Türk toplumu, göçmen politikaları ve Avrupa'daki Türk diasporası üzerine analizler kaleme almıştır. ****Deutsch: Adem Hüyük ist ein türkischer Journalist, der in Wien, Österreich lebt. In seiner journalistischen Laufbahn hat er Analysen über die türkische Gemeinschaft in Österreich, Migrationspolitik und die türkische Diaspora in Europa verfasst.

Türkiye ile Azerbaycan arasındaki son tartışma, iki ülkenin yalnızca ortak tarih ve kültür üzerinden açıklanamayacak bir ilişkiye sahip olduğunu bir kez daha gösteriyor. Başörtüsü üzerinden başlayan gerilim; laiklik, devlet egemenliği, İsrail’le ilişkiler ve siyasi beklentiler üzerinden daha geniş bir soruyu gündeme getiriyor: Kardeş olmak, aynı politikayı izlemek zorunda olmak mıdır? 

“Tek millet, iki devlet…” 

Türkiye ile Azerbaycan arasındaki ilişkileri anlatmak için yıllardır kullanılan bu ifade, yalnızca diplomatik bir slogan değil. Ortak dilin, tarihsel bağların, savaşların ve siyasi dayanışmanın üzerine kurulmuş bir yakınlığın sembolü. 

Ancak siyaset, duyguların ve tarihsel yakınlığın ötesinde, devletlerin kendi çıkarlarını hesapladığı bir alan. 

İşte Ankara ile Bakü arasında yaşanan son tartışma, bu gerçeği yeniden hatırlatıyor. 

Azerbaycan’daki başörtüsü uygulamaları üzerinden başlayan tartışmada Türkiye’den gelen tepkiler, Bakü’de içişlerine müdahale olarak değerlendirildi. Azerbaycan iktidar partisi Yeni Azerbaycan Partisi’nin Ankara’ya yönelik eleştirileri, meselenin iki ülke arasındaki olağan diplomatik temasların ötesinde tartışılmasına neden oldu. 

Burada sorulması gereken soru şu: Türkiye ile Azerbaycan arasındaki kardeşlik söylemi, iki ülkenin iç politikaları ve toplumsal tercihleri farklılaştığında nasıl bir anlam taşıyor? 

Kardeşlik, siyasi benzerlik anlamına mı geliyor? 

Türkiye ile Azerbaycan’ın yakınlığı tartışılmaz. Ancak bu yakınlığın iki ülkenin bütün siyasi meselelerde aynı noktada durmasını gerektirdiğini söylemek mümkün değil. 

Türkiye’de siyasal İslamın etkisiyle şekillenen toplumsal ve siyasi tartışmalar ile Azerbaycan’ın laik devlet yapısı ve dinin kamusal alandaki konumuna ilişkin yaklaşımı arasında farklılıklar bulunuyor. 

Türkiye’de başörtüsü, uzun yıllar boyunca yalnızca bireysel bir tercih olarak değil, aynı zamanda siyasi ve toplumsal hak mücadelesinin sembolü olarak da ele alındı. Azerbaycan’da ise dinin devlet kurumları ve eğitim sistemi içindeki yeri farklı bir tarihsel ve siyasi çerçevede şekillendi. 

Bu nedenle Türkiye’deki bazı siyasi çevrelerin başörtüsü konusunda gösterdiği tepkinin Bakü’de aynı biçimde karşılık bulmaması şaşırtıcı değil. 

Fakat burada iki ayrı meseleyi birbirinden ayırmak gerekiyor. 

Birincisi, başörtülü öğrencilerin eğitim hakkı ve din özgürlüğü. İkincisi ise bir devletin, başka bir devletin iç hukukuna hangi ölçüde müdahil olabileceği. 

Azerbaycan’ın egemenlik vurgusu, eğitim ve din özgürlüğüne ilişkin eleştirileri kendiliğinden geçersiz kılmaz. Aynı şekilde, Türkiye’deki siyasi aktörlerin bir uygulamayı eleştirmesi de Azerbaycan’ın bu eleştirileri içişlerine müdahale olarak değerlendirmesini bütünüyle anlamsız hale getirmez. 

Asıl tartışma, bu iki ilkenin nerede kesiştiğinde yatıyor. 

Ankara’nın beklentisi, Bakü’nün sınırları 

Türkiye, Azerbaycan’ın özellikle Karabağ savaşları sürecinde önemli bir siyasi ve askerî destekçisi oldu. Savunma işbirliği, enerji projeleri ve bölgesel ulaşım bağlantıları, iki ülkenin ilişkilerini stratejik bir ortaklığa dönüştürdü. 

2021 yılında imzalanan Şuşa Beyannamesi de bu ortaklığın siyasi ve hukuki çerçevesini güçlendirdi. 

Ancak stratejik ortaklık, taraflardan birinin diğerinin iç politikasını belirlemesi anlamına gelmiyor. 

Bakü açısından Türkiye ile yakın ilişkileri sürdürmek kadar, bağımsız karar alma kapasitesini korumak da önemli. Azerbaycan yönetimi, kendisini yalnızca Türkiye’nin doğal müttefiki olarak değil, kendi bölgesel hesapları ve dış politika öncelikleri bulunan bağımsız bir devlet olarak konumlandırıyor. 

Ankara açısından ise Azerbaycan’la kurulan ilişkinin tarihsel, kültürel ve siyasi bir anlamı var. Bu yakınlık, zaman zaman Türkiye’deki siyasi aktörlerin Bakü’den belirli konularda daha fazla dayanışma beklemesine yol açabiliyor. 

Ancak beklenti ile karşı tarafın kabul ettiği sorumluluk aynı şey değil. 

Bir devletin diğerine verdiği destek, karşılığında bütün siyasi tercihlerinin benimsenmesini sağlayan bir sözleşmeye dönüşmez. 

İsrail meselesi: İki müttefikin farklı hesapları 

Türkiye ile Azerbaycan arasındaki farklılıklar yalnızca din ve laiklik tartışmasıyla sınırlı değil. 

Azerbaycan’ın İsrail’le ilişkileri de iki ülkenin dış politika önceliklerinin her zaman örtüşmediğini gösteriyor. 

Bakü ile Tel Aviv arasında enerji ve savunma alanlarında uzun süredir devam eden ilişkiler bulunuyor. Azerbaycan açısından İsrail, bölgesel güvenlik ve teknoloji işbirliği bakımından önemli bir ortak. 

Türkiye’nin İsrail’le ilişkileri ise özellikle Filistin meselesi ve Gazze’deki savaş nedeniyle ciddi gerilimlerden geçti. 

Bu farklılık, Ankara ile Bakü’nün aynı bölgesel gelişmelere farklı siyasi önceliklerle yaklaşabildiğini ortaya koyuyor. 

Burada Azerbaycan’ın İsrail’le ilişkilerini yalnızca Türkiye’ye karşı bir tutum olarak açıklamak doğru olmaz. Aynı şekilde, Türkiye’nin Filistin politikasını da yalnızca Azerbaycan’ın tercihleriyle karşılaştırarak anlamlandırmak mümkün değil. 

Devletlerin dış politikaları, yalnızca birbirleriyle ilişkilerinden değil; güvenlik kaygılarından, ekonomik bağımlılıklarından ve bölgesel dengelerden de etkileniyor. 

Dolayısıyla “Tek millet, iki devlet” söylemi, iki ülkenin İsrail konusunda aynı çizgide hareket edeceğinin garantisi değil. 

İran, enerji ve ulaşım: Kardeşliğin stratejik zemini 

Türkiye ile Azerbaycan’ın ortak çıkarları, sembolik söylemlerin çok ötesine uzanıyor. 

İran’daki gelişmeler, Güney Kafkasya’daki güç dengeleri, enerji hatları ve Orta Asya’ya ulaşım bağlantıları iki ülkenin de yakından izlediği başlıklar arasında. 

Zengezur güzergâhı ve Orta Koridor, Azerbaycan’ın Türkiye üzerinden daha geniş ticaret ağlarına erişimi açısından önem taşıyor. Türkiye için de bu bağlantılar, Avrupa ile Asya arasındaki ulaşım ve ticaret ağlarında daha güçlü bir konum elde etme hedefiyle ilişkili. 

İran’la ilgili gelişmeler de her iki ülkenin güvenlik hesaplarını etkiliyor. Ancak coğrafi yakınlık, tarihsel bağlar ve bölgesel çıkarlar aynı olsa bile iki devletin bütün tehditleri aynı biçimde değerlendirmesi gerekmiyor. 

İşte bu noktada kardeşlik söyleminin sınırları daha belirgin hale geliyor. 

Ortak çıkarlar iki ülkeyi birbirine yaklaştırıyor. Farklı çıkarlar ise zaman zaman aralarına mesafe koyabiliyor. 

Bu, diplomatik ilişkilerin doğasında bulunan bir durum. 

Kardeşlik bir itaat ilişkisi değildir 

Türkiye ile Azerbaycan arasındaki tartışmadan çıkarılabilecek en önemli sonuç, iki ülkenin birbirine ne kadar benzediğinden çok, farklılıklarını nasıl yönettiğiyle ilgili. 

Eğer kardeşlik yalnızca aynı siyasi görüşü paylaşmak, aynı toplumsal düzeni savunmak veya aynı dış politika çizgisinde buluşmak anlamına geliyorsa, bu ilişkinin sınırları oldukça dar demektir. 

Oysa iki bağımsız devlet arasındaki güçlü ilişki, farklılıkların bulunmadığı bir ilişki olmak zorunda değil. Asıl mesele, anlaşmazlıkların karşılıklı saygı ve diplomasi çerçevesinde yönetilebilmesi. 

Türkiye’nin Azerbaycan’daki hak ve özgürlük tartışmalarına ilişkin görüş bildirmesi mümkündür. Azerbaycan’ın da kendi egemenliğini ve iç hukukunu savunması mümkündür. Ancak bu iki tutumun birlikte var olabilmesi için tartışmanın karşılıklı suçlamalara indirgenmemesi gerekir. 

Üstelik başörtüsü tartışmasının kendisi de yalnızca iki devletin egemenliği üzerinden değerlendirilemez. Eğitim hakkı, din özgürlüğü ve çocukların hakları gibi konular, devletler arası siyasi hesaplardan bağımsız olarak ele alınmayı hak ediyor. 

Bir ülkenin egemenliğine saygı göstermek, o ülkedeki bütün uygulamaları eleştiriden muaf tutmak anlamına gelmez. 

Aynı şekilde, bir uygulamaya yönelik eleştiri de başka bir ülkenin siyasi iradesini yok saymayı haklı çıkarmaz. 

Sonuç: İki devlet, iki ayrı siyasi irade 

Türkiye ile Azerbaycan arasındaki ilişkiler, ortak tarih ve kültürün önemli bir siyasi güç oluşturabileceğini gösteriyor. Ancak aynı ilişki, kültürel yakınlığın siyasi tercihleri bütünüyle ortadan kaldırmadığını da hatırlatıyor. 

Ankara’nın Bakü’den her konuda kendisiyle aynı çizgide durmasını beklemesi ne kadar sorunluysa, Azerbaycan’daki hak ve özgürlük meselelerinin yalnızca egemenlik gerekçesiyle tartışma dışına çıkarılması da o kadar sorunlu. 

Devletler arasındaki dostluk, tarafların birbirine kayıtsız şartsız katılmasıyla değil, anlaşamadıkları konularda da konuşabilmeleriyle güçlenir. 

Belki de bugün sorulması gereken soru şudur: 

“Tek millet, iki devlet” söylemi, iki ülkenin birbirine benzediğini mi anlatıyor, yoksa farklılıklarına rağmen birlikte hareket edebilmelerini mi? 

Çünkü kardeşlik, aynı düşünmek zorunda olmak değildir. 

Ve hiçbir devlet, başka bir devletle kurduğu yakın ilişki nedeniyle kendi siyasi iradesinden vazgeçmek zorunda değildir. 

Asıl sınav, iki ülkenin aynı düşündüğü günlerde değil, farklı düşündüğü günlerde başlar. | ©DerVirgül 

REKLAM ALANI
Bir Yorum Yazın

Ziyaretçi Yorumları - 0 Yorum

Henüz yorum yapılmamış.