Entegrasyon Önce Bir Selamla Başlar
Avusturya Cumhurbaşkanı Alexander Van der Bellen’in özellikle koronavirüs salgını dönemindeki konuşmalarında birkaç kez kullandığı “Liebe Österreicherinnen und Österreicher und alle, die in Österreich leben” [Sevgili Avusturyalılar ve Avusturya’da yaşayan herkes] ifadesi dikkat çekiciydi.
Bu cümle küçük bir ayrıntı gibi görünebilir. Oysa yaklaşık 2,5 milyon göçmen kökenli insanın yaşadığı bir ülkede, vatandaş olsun ya da olmasın, insanları hitabın içine dâhil etmek güçlü bir kapsayıcılık mesajıdır.
Benim takip edebildiğim kadarıyla, Avusturya siyasetinde bu tür kapsayıcı hitaplara neredeyse hiç rastlanmıyor.
Oysa göçmenler bugün Avusturya nüfusunun yaklaşık dörtte birini oluşturuyor. Buna rağmen toplumsal tartışmalarda çoğu zaman yalnızca entegrasyon, güvenlik, uyum ya da göç politikaları bağlamında gündeme geliyor; ülkenin ortak hikâyesinin doğal bir parçası olarak ise daha az yer buluyorlar.
Avusturya Federal Anayasası’nın 6. maddesinde, “Avusturya Cumhuriyeti için milliyet birdir.” denilmektedir. Bu ilke, kökeni, dili ya da inancı ne olursa olsun tüm vatandaşların hukuk önünde aynı ulusal topluluğun eşit üyeleri olduğunu ifade eder. Hukuki anlamda ortak bir vatandaşlık anlayışını ve eşitliği esas alır.
Ancak bugün Avusturya’da ömrünün büyük bölümünü bu ülkede geçirmiş, burada doğmuş, eğitim almış, çalışmış ve hayatını burada kurmuş binlerce insan hâlâ vatandaşlık sınırında beklemektedir. Kimisi günlük yaşamda hiçbir karşılığı olmayan bilgi sorularıyla karşılaşmakta, kimisi ise uzun, pahalı ve yorucu bürokratik süreçler nedeniyle vatandaşlık başvurusundan vazgeçmektedir. Böylece bu toplumun içinde yaşayan, üreten ve kendisini bu ülkeye ait hisseden insanlar, hukuken vatandaşlık topluluğunun dışında kalmaya devam etmektedir.
Yanlış anlaşılmak istemem. Burada tartıştığım konu Avusturya Federal Anayasası değildir. Dikkat çekmek istediğim nokta, siyasetin ve medyanın göçmenleri çoğu zaman ülkenin olumlu hikâyesinin bir parçası olarak görmemesidir.
Çünkü entegrasyon yalnızca yasalarla, dil kurslarıyla ya da iş piyasasına katılımla başlamaz. Entegrasyon, insanın önce varlığının kabul edilmesiyle başlar.
Sürekli görmezden gelinen, hitabın dışında bırakılan, yalnızca sorunlar konuşulurken hatırlanan bir insandan güçlü bir aidiyet duygusu geliştirmesi bekleniyor. Oysa tanınmamak zamanla değersizlik duygusunu besler; değersizlik duygusu ise insanı içinde yaşadığı toplumdan uzaklaştırır.
Alman filozof Axel Honneth’e göre insanlar yalnızca hukuki haklarla değil, toplum tarafından tanınarak da birey olurlar. Bir insan sürekli görünmez kılınırsa, zamanla özsaygısı ve aidiyet duygusu zedelenir.
Bir topluma ait hissetmek, önce o toplum tarafından görülmekle mümkündür.
Belki de entegrasyonun ilk adımı, insanlara nereden geldiklerini sormadan önce burada yaşadıklarını ve bu toplumun bir parçası olduklarını kabul etmektir.
Çünkü görülmeyen bir insanın, ait hissetmesi de beklenemez.| ©DerVirgül