Bir İnsan Ne Zaman Yalnız Ölür?

Adem Hüyük, Avusturya'nın Viyana kentinde yaşayan Türk gazetecidir. Gazetecilik kariyerinde, Avusturya'daki Türk toplumu, göçmen politikaları ve Avrupa'daki Türk diasporası üzerine analizler kaleme almıştır. ****Deutsch: Adem Hüyük ist ein türkischer Journalist, der in Wien, Österreich lebt. In seiner journalistischen Laufbahn hat er Analysen über die türkische Gemeinschaft in Österreich, Migrationspolitik und die türkische Diaspora in Europa verfasst.

Bir sabah apartmanın kapısına polisler geldi. 

Komşular önce merak etti. Polisler aynı dairenin kapısını birkaç kez çaldı. Kapı açılmayınca içeri girildi. 

Evde yalnız yaşayan ellili yaşlarda bir adam vardı. 

Günlerdir kimse onu görmemişti. Postaları kapının önünde birikmiş, telefonlarına cevap verilmemişti. Fakat apartmanda kimse bundan ciddi biçimde endişe etmemişti. 

Çünkü herkesin kendi hayatı vardı. 

Adam öldüğünde evinin hemen yanında onlarca insan yaşıyordu. 

Ama kimse onun öldüğünü bilmiyordu. 

Belki de modern toplumun en büyük paradokslarından biri tam olarak burada başlıyor: 

Modern insan hiç olmadığı kadar bağlantılı olabilir; ama hiç olmadığı kadar yalnız da olabilir. 

Telefonlarımız var. Sosyal medya hesaplarımız var. Yüzlerce arkadaşımız, binlerce takipçimiz olabilir. Gün boyunca onlarca insanla iletişim kuruyoruz. Mesaj gönderiyor, fotoğraf paylaşıyor, yorum yapıyor, birbirimizin hayatını ekrandan takip ediyoruz. 

Ama bütün bu bağlantıların arasında çok daha basit bir şeyi kaybediyoruz: 

Birbirimizin hayatından gerçekten haberdar olmayı. 

Ben bunu kendi hayatımda da fark ediyorum. 

Benim çevrem, benim yaşadığımı ve hayatımın devam ettiğini çoğu zaman doğrudan benden öğrenmiyor. Der Virgül’de yayımlanan haberlerden öğreniyor. 

Bir haber yayımlanmışsa, demek ki hayat devam ediyor. 

Bir yazı yazmışsam, demek ki iyiyim. 

Bir paylaşım yapmışsam, demek ki hâlâ buradayım. 

Fakat bir gün telefonlara cevap vermiyorsam, haber yayımlamıyorsam, ortalıkta görünmüyorsam, beni kendisine yakın gören insanların zihninde bir soru beliriyor: 

“Acaba bir şey mi oldu?” 

Aslında hepimizin zaman içinde oluşturduğu bir “yaşam belirtisi” var. 

Kimi her sabah ailesini arıyor. 

Kimi işine gidiyor. 

Kimi sosyal medyada paylaşım yapıyor. 

Kimi arkadaşlarıyla düzenli olarak görüşüyor. 

Kimi ise benim gibi yazıyor, haber yayımlıyor, gündelik hayatının izlerini kamusal alanda bırakıyor. 

Ve biz, başkasının bu rutinlerini onun hayatta olduğuna dair bir güvence olarak kabul ediyoruz. 

Ta ki rutin bozulana kadar. 

Fakat burada daha ilginç bir durum var. 

Peki ya ben bir editör görevlendirmişsem? 

O zaman Der Virgül’de haber yayımlanması artık doğrudan benim yaşam belirtim değildir. 

Ben ortada olmasam bile site çalışabilir. 

Editör haber yayımlayabilir. 

Sosyal medya hesapları güncellenebilir. 

Dışarıdan bakıldığında hayat bütün olağanlığıyla devam ediyor olabilir. 

Ama ben o sırada hiçbir telefona cevap vermiyor olabilirim. 

Günlerdir kimseyle konuşmuyor olabilirim. 

Hatta gerçekten başıma bir şey gelmiş olabilir. 

Ve çevremdeki insanlar hâlâ şöyle düşünebilir: 

“Der Virgül’de haber çıkıyor. Demek ki bir sorun yok.” 

İşte burada modern yalnızlığın daha ürkütücü bir tarafıyla karşılaşıyoruz. 

Artık insanın yaşam belirtisini kendisinin vermesi bile gerekmiyor. 

Onun adına çalışan sistemler, onun hayatta olduğuna dair işaret üretmeye devam edebiliyor. 

Bir editör haber yayımlıyor. 

Bir sistem otomatik paylaşım yapıyor. 

Önceden hazırlanmış bir içerik yayına giriyor. 

Bir hesap çevrimiçi görünüyor. 

Ve biz bütün bunları insanın kendisiyle karıştırıyoruz. 

Oysa dijital faaliyet ile insanın gerçek varlığı aynı şey değil. 

Belki de modern insanın en büyük yanılgılarından biri bu: 

Bir insanın sistem içinde hareket ediyor olmasıyla, o insanın gerçekten orada olması arasındaki farkı unutuyoruz. 

Karl Marx’ın yabancılaşma üzerine düşüncelerini burada yeniden okumak mümkün. 

Marx için yabancılaşma yalnızca insanın emeğinden veya ürettiği şeyden kopması değildi. İnsan giderek kendi etkinliğine, kendi özüne ve diğer insanlara da yabancılaşabiliyordu. 

Bugün bunu başka bir biçimde yaşayabiliriz. 

İnsanların birbirine ulaşmasını sağlayan araçlar hiç olmadığı kadar çoğaldı. 

Ama bu araçların çoğalması, ilişkilerin derinleştiği anlamına gelmiyor. 

Bir mesaj göndermek kolaylaştı. 

Bir insanı gerçekten dinlemek ise hâlâ zor. 

Bir fotoğrafı beğenmek kolay. 

Birinin hayatındaki değişikliği fark etmek ise çok daha zor. 

Hegel’in “tanınma” düşüncesi ise meselenin başka bir boyutunu gösteriyor. 

İnsan yalnızca yaşamak istemez; aynı zamanda başkaları tarafından görülmek, fark edilmek ve tanınmak ister. 

Belki de yalnızlığın en ağır biçimi etrafında hiç kimsenin olmaması değildir. 

Etrafında insanlar olduğu hâlde kimsenin seni gerçekten görmemesidir. 

Bir apartmanda onlarca insanla yaşayabilirsiniz. Her sabah aynı asansöre binebilir, aynı merdivenlerden geçebilir, birbirinize “günaydın” diyebilirsiniz. 

Ama birbirinizin hayatına hiç dokunmayabilirsiniz. 

İşte burada Durkheim’ın toplumsal bütünleşme üzerine düşünceleri de önem kazanıyor. 

İnsan sadece birey değildir. Bir ailenin, arkadaş grubunun, mahallenin, işyerinin ve toplumun parçasıdır. 

Bu bağlar zayıfladığında insan fiziksel olarak toplumun içinde yaşamaya devam ederken sosyal olarak onun dışına itilebilir. 

Belki de yalnız ölümler bize sadece insanların tek başına öldüğünü anlatmıyor. 

Bazen insanın ölümünden çok önce toplumdan koptuğunu gösteriyor. 

Simmel’in modern şehir üzerine düşünceleri de bugün hâlâ anlamlı. 

Büyük şehirler bizi sürekli insanlarla karşılaştırıyor. 

Sokaklarda, toplu taşımada, işyerlerinde, alışveriş merkezlerinde… 

Her yerde insan var. 

Ama kalabalık her zaman topluluk anlamına gelmiyor. 

Bir tramvayda yüz kişi yan yana oturabilir. 

Ama hiçbiri diğerinin hayatında gerçekten yer almayabilir. 

Telefon rehberimizde yüzlerce isim bulunabilir. 

Fakat gece yarısı gerçekten arayabileceğimiz kaç kişi vardır? 

Sosyal medyada binlerce kişiye ulaşabiliriz. 

Peki kötü bir gün geçirdiğimizde kapımızı çalıp “İyi misin?” diye soracak kaç kişi vardır? 

Ve daha zor soru: 

Biz başkasının hayatındaki o kişi miyiz? 

Çünkü yalnızlık sadece “kimsem yok” meselesi değildir. 

Bazen mesele şudur: 

“Benim varlığımı fark edecek kimse yok.” 

Modern toplum bireye büyük bir özgürlük verdi. Kendi hayatımızı seçme, kendi evimizde yaşama, kendi kararlarımızı verme imkânımız arttı. 

Fakat özgürlüğün yanında başka bir şey de büyüdü: 

Yalnızlığın sorumluluğu. 

Eskiden insanın hayatı daha fazla aile, mahalle, komşuluk ve topluluk ilişkileriyle çevriliydi. Bugün birey çok daha bağımsız. 

Ama bağımsızlık bazen şu soruyu da beraberinde getiriyor: 

“Başıma bir şey geldiğinde beni kim fark edecek?” 

Belki de yalnız ölümler üzerine konuşurken sadece ölen kişiye bakmamalıyız. 

Biraz da geride kalan topluma bakmalıyız. 

Çünkü bir insanın günlerce öldüğünün fark edilmemesi, yalnızca onun ne kadar yalnız olduğunu değil, bizim birbirimizin hayatından ne kadar uzaklaştığımızı da anlatıyor olabilir. 

Üstelik bugün durum daha da karmaşık. 

Çünkü insan ortadan kaybolabilir ama dijital varlığı ortadan kaybolmayabilir. 

İnsan yoktur; fakat onun adına haber yayımlanmaktadır. 

İnsan cevap vermiyordur; fakat hesabı aktiftir. 

İnsan konuşmuyordur; fakat onun adına konuşanlar vardır. 

İnsan yoktur; ama yaşam belirtisi vardır. 

Belki çağımızın en büyük paradokslarından biri de budur. 

Eskiden bir insanın yaşadığını bilmek için kapısını çalardık. 

Sonra telefon etmeye başladık. 

Bugün ise çoğu zaman onun dijital izlerine bakıyoruz. 

Ve bazen o dijital izlerin gerçekten o kişiye ait olup olmadığını bile sorgulamıyoruz. 

Bu yüzden yalnız ölüm meselesi sadece “insanlar neden yalnız?” sorusundan ibaret değil. 

Daha derin bir soru var: 

Biz neden birbirimizin yalnızlığını ancak rutin bozulduğunda fark ediyoruz? 

Neden bir insanın günlerce görünmemesi bizi hemen kaygılandırmıyor? 

Neden “herhalde meşguldür” diyerek geçiyoruz? 

Neden bir insanın hayatından haberdar olmayı, onun hayatına gerçekten dokunmakla karıştırıyoruz? 

Belki de sorun yalnızca insanların yalnızlaşması değil. 

Biz, başkalarının yalnızlığını fark etme yeteneğimizi de kaybediyoruz. 

Ve bunu öylesine gündelik, öylesine rutin bir hâle getiriyoruz ki sonunda yabancılaşmayı normal kabul ediyoruz. 

Sonra bir gün bir insanın ölümünü günler sonra fark ediyoruz. 

Ve şaşırıyoruz. 

Oysa belki de şaşırmamız gereken şey, onun günlerce yalnız kalması değil. 

Bizim onun yalnız kaldığını fark etmemiş olmamız. 

Belki modern insanın gerçek yaşam belirtisi artık bir telefon çağrısı, bir kapı zili veya bir komşunun “Nasılsın?” sorusudur. 

Çünkü bazen bir insanın hayatta olduğunu bilmek için onun dijital dünyada görünmesine değil, gerçek dünyada bir başka insanın hayatında yer almasına ihtiyaç vardır. 

Ve belki de bütün mesele sonunda şu soruya indirgenebilir: 

Bir insanın öldüğünü ne zaman fark ediyoruz? 

Öldüğü zaman mı? 

Yoksa ondan çok daha önce, hayatımızdan sessizce çıktığı zaman mı? |© DerVirgül 

Yayınlama: 07.09.2026
A+
A-
Bir Yorum Yazın

Ziyaretçi Yorumları - 0 Yorum

Henüz yorum yapılmamış.