Avusturya’da Ben ve Biz Olmak
Bireysel başarı mı, toplumsal başarı mı?
Biz, Avusturya’da kaç kişiyiz sorusundan ve ekonomik başarılardan önce, nasıl bir topluluğuz sorusunu sormamız gerekiyor.
Avusturya’da yerleşik yaşam süren Türkiye kökenlilerin demografik yapısına baktığımızda, yaklaşık 124.800 Türkiye Cumhuriyeti vatandaşı ile Avusturya vatandaşlığına geçmiş, sayıları tam olarak bilinmemekle birlikte 200 binin üzerinde Türkiye kökenli Avusturyalı insanın yaşadığı tahmin ediliyor. Bu veriler ışığında, Avusturya’da toplamda yaklaşık 300 ila 350 bin Türkiye kökenli insanın yaşadığı öngörülüyor.
Türkiye kökenlilerin ülkedeki varlığı bütün eyaletlerde görülse de özellikle Viyana, Vorarlberg, Yukarı Avusturya, Aşağı Avusturya, Steiermark ve Salzburg’da yoğunlaşıyor.
Bu rakamlar bize aslında önemli bir şey söylüyor:
Artık burada küçük bir göçmen grubundan değil, birkaç kuşağa yayılan büyük bir topluluktan söz ediyoruz.
Fakat burada durup kendimize başka bir soru sormamız gerekiyor:
Sayımız arttı. Peki biz ne kadar geliştik?
Bu soru, yalnızca ekonomik göstergelerle cevaplanabilecek bir soru değil.
Çünkü bir toplumun büyümesi ile gelişmesi aynı şey değildir.
Ekonomik anlamda Türkiye kökenli insanların Avusturya’da önemli bir mesafe katettiğini inkâr etmek mümkün değil. İlk kuşağın büyük ölçüde işçilik üzerinden kurduğu hayat, bugün girişimcilikten şirket sahipliğine, ticaretten farklı meslek gruplarına kadar genişleyen bir ekonomik yapıya dönüşmüş durumda.
Bir zamanlar yalnızca başkasının işinde çalışan insanlar, bugün kendi işyerlerini, şirketlerini ve yatırımlarını oluşturuyor. Çocukları ise anne ve babalarının sahip olmadığı eğitim ve meslek imkânlarına ulaşabiliyor.
Bütün bunlar küçümsenecek başarılar değil.
Fakat tam da burada “ben” ile “biz” arasındaki fark ortaya çıkıyor.
Bir insan ekonomik olarak başarılı olabilir.
Çocuğunu iyi bir okula gönderebilir.
Ev, araba veya işyeri sahibi olabilir.
Üniversite bitirebilir.
İyi bir meslek sahibi olabilir.
Hatta toplumun ekonomik olarak üst basamaklarına kadar çıkabilir.
Ama bütün bu bireysel başarılar, otomatik olarak bir toplumsal başarıya dönüşmez.
Belki de bizim en fazla düşünmemiz gereken mesele tam olarak budur.
Çünkü bireysel yükseliş ile toplumsal gelişme arasında her zaman doğru orantı bulunmaz.
Bir toplumun içinden çok sayıda başarılı insan çıkabilir; fakat o toplumun eğitim seviyesi, kültürel üretimi, kadınların toplumsal hayata katılımı, sivil toplum anlayışı, sanat ve bilim alanındaki varlığı aynı hızda gelişmeyebilir.
İşte burada ekonomik büyüme ile kültürel gelişim arasındaki dengesizlik karşımıza çıkar.
Cebimiz büyürken zihnimiz aynı hızda büyüyor mu?
Bu sorunun kolay bir cevabı yok.
Çünkü kültürel gelişim, ekonomik büyüme gibi hemen ölçülebilen bir şey değildir. Bir şirketin cirosunu, bir evin değerini veya bir insanın gelirini hesaplayabilirsiniz. Ama bir toplumun düşünsel gelişimini yalnızca rakamlarla ölçemezsiniz.
Bir toplumun kültürel gelişimi; kitapla, eğitimle, sanatla, bilimle, eleştirel düşünceyle, farklı fikirlere tahammülle, kadınların ve gençlerin toplumsal hayattaki konumuyla, kendi içindeki tartışma kültürüyle ve ortak meseleler karşısında birlikte hareket edebilme kapasitesiyle ortaya çıkar.
Bu nedenle “Biz Avusturya’da ekonomik olarak ne kadar güçlendik?” sorusunun yanında artık başka bir soruyu da sormamız gerekiyor:
“Ekonomik gücümüzü kültürel ve toplumsal bir güce dönüştürebildik mi?”
Eğer bunu başaramadıysak, ortada bir çelişki var demektir.
Çünkü insan yalnızca daha fazla kazanarak gelişmez.
Daha fazla düşünerek, öğrenerek, üreterek ve sorgulayarak da gelişir.
Hatta bazen ekonomik refahın kültürel gelişimin önüne geçmesi, bir toplumun kendi başarısını yanlış değerlendirmesine bile neden olabilir.
Daha iyi bir arabaya sahip olmak, daha iyi bir toplum olduğumuz anlamına gelmez.
Daha büyük bir evde yaşamak, daha büyük düşünmeye başladığımız anlamına gelmez.
Daha fazla şirket kurmak, ortak meseleler karşısında daha fazla dayanışma gösterebildiğimiz anlamına gelmez.
İşte “ben” ile “biz” arasındaki mesafe burada ortaya çıkar.
“Ben başardım” demek başka bir şeydir.
“Biz geliştik” diyebilmek ise çok daha başka bir şey.
Üstelik bu mesele yalnızca Türkiye kökenliler açısından değil, bütün göçmen toplulukları açısından önemlidir. Göç eden insan, çoğu zaman önce kendi hayatını kurmaya çalışır. Evini, işini, ailesini ve geleceğini güvence altına almak zorundadır.
İlk kuşak için bu son derece anlaşılırdır.
Fakat ikinci, üçüncü ve hatta dördüncü kuşakta artık soruların değişmesi gerekir.
“Nasıl ayakta kalacağız?” sorusundan “Nasıl daha iyi bir toplum olacağız?” sorusuna geçmemiz gerekir.
Avusturya’daki Türkiye kökenli topluluğun eğitim geçmişine baktığımızda da bu dönüşümün henüz tamamlanmadığını görüyoruz.
Eğitim seviyesinin geçmiş yıllara kıyasla yükseldiği ve özellikle son yıllarda üniversite ve meslek eğitiminde artış yaşandığı görülüyor. Ancak Türkiye kökenli topluluğun eğitim göstergeleri hâlâ birçok göçmen grubunun gerisinde kalıyor.
Burada özellikle kadınların durumu daha fazla düşünülmesi gereken bir konu.
Türkiye kökenli kadınların Almanca bilgisi ve istihdama katılımı konusunda yaşanan sorunlar, yalnızca kadınların bireysel meselesi olarak görülemez.
Bu, doğrudan doğruya toplumun gelişmişlik düzeyiyle ilgili bir meseledir.
Çünkü bir toplumun yarısının sahip olduğu potansiyel yeterince kullanılmıyorsa, o toplumun tamamının gelişiminden söz etmek zordur.
Dolayısıyla mesele artık yalnızca “kaç kişiyiz?” meselesi değildir.
“Nasıl yaşıyoruz, nasıl düşünüyoruz, çocuklarımızı nasıl yetiştiriyoruz ve toplumun geleceğine ne katıyoruz?” sorularını da sormamız gerekiyor.
Belki de Avusturya’da geçirdiğimiz onlarca yılın ardından kendimize yöneltmemiz gereken en önemli soru budur.
Biz buraya yalnızca çalışmaya gelmedik.
Artık burada doğan çocuklarımız, burada eğitim alan gençlerimiz, burada kurulan şirketlerimiz, oluşturduğumuz ailelerimiz ve sahip olduğumuz vatandaşlıklarla bu ülkenin sosyal dokusunun bir parçasıyız.
O halde hâlâ kendimizi yalnızca “göçmen toplumu” olarak tanımlamak ne kadar doğru?
Belki de artık başka bir aşamaya geçmemiz gerekiyor.
Göçmen olmak bir başlangıç hikâyesiydi. Peki bundan sonraki hikâyemiz ne olacak?
İşte “ben”den “biz”e geçiş tam burada başlıyor.
“Benim şirketim var.”
“Benim evim var.”
“Benim çocuğum üniversitede.”
“Ben ekonomik olarak başarılıyım.”
Bunların hepsi değerlidir.
Ama toplumların tarihini değiştiren cümleler genellikle “ben” ile başlamaz.
“Biz ne yaptık?”
“Biz ne ürettik?”
“Biz bu ülkeye ne kattık?”
Ve belki de en önemlisi:
“Bizden sonra gelecek kuşaklara nasıl bir toplumsal miras bırakıyoruz?”
Ekonomik başarı bireyi zenginleştirebilir.
Fakat kültürel gelişim toplumu zenginleştirir.
Biri insanın cebini büyütür, diğeri dünyasını.
Bu nedenle Avusturya’daki Türkiye kökenli toplumun geleceğini yalnızca ekonomik başarılarımız üzerinden okumak eksik kalacaktır.
Asıl mesele, sahip olduğumuz ekonomik gücü eğitime, kültüre, bilime, sanata, kadınların toplumsal katılımına, gençlerin geleceğine ve ortak yaşam kültürüne ne kadar dönüştürebildiğimizdir.
Çünkü bir toplumun gerçek başarısı, içinden kaç tane zengin insan çıktığıyla değil, kaç insanını birlikte ileri taşıyabildiğiyle ölçülür.
Belki de artık kendimize şu soruyu sormanın zamanı geldi:
Avusturya’da ben ne kadar başarılı oldum? değil…
Avusturya’da biz ne kadar geliştik?
Çünkü “ben” başarılı olduğunda bir insanın hayatı değişir; “biz” geliştiğinde ise bir toplumun geleceği değişir.| ©DerVirgül