Türklük sınavına girmeden Avrupa’da siyaset yapmak mümkün mü?
Avrupa’da Türkiye kökenli bir siyasetçiyseniz, önünüzde bazen sandıktan önce başka bir sınav beliriyor:
Türklük sınavı.
Hangi partidesiniz?
Türkiye hükümeti hakkında ne düşünüyorsunuz?
Ankara’yı eleştiriyor musunuz?
Türkiye’deki iktidarın politikalarını destekliyor musunuz?
Peki ya gençliğinizde hangi eylemlere katıldınız?
Anne babanız Türkiye’den neden ayrıldı?
Son günlerde Berlin’de siyaset yapan Elif Eralp üzerinden yeniden karşımıza çıkan tartışma tam da burada başlıyor.
AKP’ye yakınlığıyla bilinen Tuğrul Selmanoğlu’nun Eralp’in Türklüğünü sorgulayan yaklaşımı ve SÖZ Partisi Başkanı Hakan Gördü’nün Eralp hakkında yaptığı savunma, aslında yalnızca bir siyasetçinin kimliği üzerine yürütülen bir tartışma değil.
Çünkü tartışmanın merkezinde Eralp’in hangi politikayı savunduğundan çok, “Ne kadar Türk olduğu” sorusu beliriyor.
Tuğrul Selmanoğlu’nun değerlendirmelerinde Eralp’in ailesinin 1980 darbesinden sonra Türkiye’den ayrılmasının nedeni sorgulanıyor:
“Anne babası 80 darbesinden sonra kimden kaçtı acaba?”
Hakan Gördü ise Selmanoğlu’na net bir yanıt veriyor. Eralp’in ailesinin 1980 askeri darbesinin ardından Türkiye’den ayrılmasının arka planına dikkat çekerek, tartışmayı farklı bir noktaya taşıyor.
Ancak burada asıl dikkat çekici olan, Eralp’in siyasi kimliğinin neden ailesinin geçmişi ve Türklüğü üzerinden tartışmaya açıldığıdır.
Ardından gençlik yılları masaya yatırılıyor:
Tuğrul Selmanoğlu şöyle devam ediyor:
Elif Eralp ithafen, “Gençliğim eylemlerde geçti diyor, neyin eyleminde?” diye soruyor…
Ve tartışma daha da ileri taşınıyor:
Almanya’da yaşayan ve AKP’nin yurt dışı seçim koordinasyon merkezinde çalışan Tuğrul Selmanoğlu, “Türklüğünü bırakmadan kimse o partide yükselemez” diyerek, tartışmayı Elif Eralp’in siyasi tercihleri olmaktan çıkarıp doğrudan Türklüğü ve kimliği üzerinden sorgulanan bir noktaya taşıyor.
Bu ifade, yalnızca bir siyasi eleştiri olarak mı görülmeli, yoksa Avrupa’da yaşayan Türkiye kökenli siyasetçilere yöneltilen kimlik ve aidiyet sorgulamasının açık bir örneği olarak mı okunmalı?
Çünkü burada sorulan artık “Eralp neyi savunuyor?” değil.
“Eralp ne kadar Türk?”
Ve siyasetin yerini bu soru aldığında, karşımıza çok daha büyük bir mesele çıkıyor: Kim, kimin Türklüğünü ölçme hakkına sahip?
İşte tam burada durmak gerekiyor.
Bir siyasetçinin hangi partide olduğu tartışılabilir. Hangi politikayı savunduğu eleştirilebilir. Türkiye hükümeti hakkındaki görüşleri sorgulanabilir.
Ama tartışma “Sen gerçekten Türk müsün?” noktasına geldiğinde artık siyasi görüşü değil, kimliği yargılanmaya başlanıyor.
Ve insanın kimliğini kim belirliyor?
Burada daha büyük bir mesele var.
Türkiye kökenli olmak ile Türkiye hükümetini desteklemek aynı şey değildir.
Fakat Türkiye siyasetinde bu ayrımın ortadan kaldırıldığını görüyoruz. AKP hükümetine yönelik eleştiriler, bazı siyasi söylemlerde Türkiye’ye yönelik düşmanlıkla özdeşleştirilebiliyor. Hükümet ile devlet, devlet ile millet arasındaki sınırlar birbirine karıştırılabiliyor.
Oysa demokratik bir düzende üç kavram birbirinden ayrıdır:
Hükümet başka, devlet başka, millet başka.
Bir hükümeti eleştirmek devlete düşmanlık değildir.
Bir devlet kurumunun uygulamasını eleştirmek millete düşmanlık değildir.
Bir siyasi partinin politikalarına karşı çıkmak ülkeye karşı çıkmak değildir.
Erdoğan’ı eleştirmek Türkiye’yi reddetmek değildir. AKP’yi eleştirmek Türk milletini reddetmek değildir.
Fakat bu ayrım ortadan kaldırıldığında, hükümete yönelik eleştiri kolaylıkla “Türkiye düşmanlığı” olarak etiketlenebiliyor.
Sonra bu dil Türkiye sınırlarını aşıyor.
Avusturya’da bunun farklı örneklerini de gördük.
Nurten Yılmaz, yıllar önce verdiği bir röportajda AKP’nin kendi programını uyguladığını, ancak bunun kendi siyasi çizgisi olmadığını açıkça söylemişti. Daha sonra da AKP hükümetinin muhalefete yaklaşımını eleştiren açıklamalara imza attı.
Berivan Aslan örneği de bu açıdan dikkat çekici. Aslan, Avusturya siyasetinde Türkiye hükümetinin politikalarını açık biçimde eleştiren isimlerden biri oldu. Özellikle Erdoğan ve AKP politikalarına yönelik eleştirileri nedeniyle Avusturya’daki Türkiye kökenli çevrelerde sert tepkilerle karşılaştı. 2016’daki darbe girişiminin ardından Wiener Zeitung, Erdoğan karşıtı Türkiye kökenli kişilerin “hain” ve benzeri ifadelerle hedef alındığını, bunlar arasında Yeşiller siyasetçisi Berivan Aslan’ın da bulunduğunu aktardı.
Aslan daha sonra AKP’nin Avrupa’daki Türkiye kökenli toplumu siyasi olarak bir kalıba sokmaya çalıştığını savunarak, “Biz o kalıplara sığmıyoruz” değerlendirmesinde bulunmuştu.
Öte yandan Ankara hükümetiyle, yani AKP ile iyi ilişkiler içerisinde olan SPÖ’lü Türkiye kökenli siyasetçi, bunun karşılığını AKP’nin Avusturya’daki yapılanması olarak bilinen UID’nin desteğini görebiliyor; hatta ortak seçim kampanyaları düzenlenebiliyor. Daha da ileri gidilerek, Türkiye’den AKP’li belediye başkanları Viyana’daki seçim kampanyalarına dolaylı biçimde dahil olabiliyor.
Buradaki mesele yalnızca bir diplomatın sözleri veya bir siyasetçinin hükümete yönelik eleştirisi değildir.
Asıl mesele şudur:
“Bizden” olmanın ölçüsü nedir?
Türkiye kökenli olmak mı?
Türkçe konuşmak mı?
Türkiye’yi sevmek mi?
Yoksa Ankara’nın siyasi çizgisine yakın durmak mı?
Eğer sonuncusuysa, o zaman ortada kültürel bir kimlikten değil, siyasi sadakat testinden söz ediyoruz.
İşte Elif Eralp tartışması bu nedenle önem taşıyor.
Çünkü Avrupa’da siyaset yapan Türkiye kökenli bir insanın önüne sürekli aynı soru çıkarılıyor:
“Sen bizden misin?”
Oysa Avrupa’daki bir siyasetçiye sorulması gereken soru çok daha basit:
Ne öneriyorsun?
Hangi yasayı değiştirmek istiyorsun?
Eğitim konusunda ne düşünüyorsun?
Göç politikası hakkında ne söylüyorsun?
Konut sorununa nasıl yaklaşacaksın?
Çalışanların, gençlerin, emeklilerin sorunları konusunda ne yapacaksın?
Bunlar siyaset sorularıdır.
Ama…
“Anne baban neden Türkiye’den ayrıldı?”
“Gençliğinde hangi eylemlere katıldın?”
“Türklüğünü neden böyle yaşamıyorsun?”
Bunlar başka sorular.
Bunlar siyasetin değil, kimlik mahkemesinin soruları.
İşin en çarpıcı tarafı ise şu:
Türkiye kökenli insanlar Avrupa’da yıllardır kendilerine yöneltilen “Siz gerçekten buraya ait misiniz?” sorusundan şikâyet ediyor.
“Biz burada doğduk.”
“Biz burada yaşıyoruz.”
“Bizi kökenimiz üzerinden değerlendirmeyin.”
“Biz de bu toplumun parçasıyız.”
Peki şimdi aynı şeyi birbirimize yaparsak ne değişmiş oluyor?
Bir Alman veya Avusturyalı Türkiye kökenli bir yurttaşa “Sen gerçekten buraya ait misin?” diye sorduğunda itiraz ediyoruz.
Ama Türkiye kökenli başka bir siyasetçiye “Sen gerçekten Türk müsün?” diye sorduğumuzda bunu siyaset zannediyoruz.
İşte asıl çelişki burada.
Başkasının bizim kimliğimizi sorgulamasına karşı çıkarken, birbirimizin kimliğini sorgulamaya başladığımızda aynı mekanizmayı yeniden üretiyoruz.
Belki de artık Avrupa’daki Türkiye kökenli siyasetçilerden beklenen şeyi değiştirmek gerekiyor.
Onlardan Ankara’ya siyasi sadakat belgesi istemek yerine, yaşadıkları topluma ne söylediklerini ve ne yaptıklarını konuşmak gerekiyor.
Çünkü bir insanın Türkiye kökenli olması, Türkiye’deki herhangi bir hükümeti desteklemek zorunda olduğu anlamına gelmez.
Bir insan Türkiye kökenli olabilir.
Türkçe konuşabilir.
Türkiye ile kültürel bağlarını sürdürebilir.
Türkiye’yi sevebilir.
Ve aynı anda Türkiye hükümetinin politikalarını eleştirebilir.
Bunda hiçbir siyasi çelişki olmak zorunda değildir.
Çünkü Türkiye bir hükümetten ibaret değildir.
Hükümetler değişir.
Devlet kurumları değişir.
Siyasi partiler iktidara gelir ve gider.
Ama millet, bir siyasi partinin mülkü değildir.
O halde soruyu yeniden soralım:
Avrupa’da Türkiye kökenli bir siyasetçi siyaset mi yapmak zorunda, yoksa önce Türklük sınavını mı geçmek zorunda?
Eğer ikinci seçenek kabul ediliyorsa, o zaman mesele artık Türklük değildir.
Mesele siyasi sadakattir.
Ve kimlik ile siyasi sadakati birbirine karıştırdığımız anda, Avrupa’da yaşayan milyonlarca Türkiye kökenli insanın hayatını tek bir siyasi ölçüye indirgemiş oluruz.
Belki de artık birbirimize şu soruyu sormanın zamanı gelmiştir:
“Sen bizden misin?” yerine,
“Sen neyi savunuyorsun?”
Çünkü demokraside bir insanın kimliği tartışmanın başlangıç noktası olabilir.
Ama siyasi görüşünün doğruluğunu belirleyen ölçüt kimliği değildir.| ©DerVirgül