İdeolojiler Ayrılır, İnsanlık Kalır
İnsan gençken dünyayı anlamaktan çok, onu kendi doğrularına göre açıklamaya çalışıyor. Hayatı keskin çizgilerle bölüyor; dostları ve düşmanları, haklıları ve haksızları, doğru tarafta duranları ve karşısında mücadele edilmesi gerekenleri belirliyor. İnandığı düşünceleri yalnızca bir fikir olarak değil, kimliğinin ayrılmaz bir parçası olarak görüyor. Zamanla kendi doğrularını savunmayı, onları sorgulamaktan daha önemli hâle getiriyor.
Oysa insanın düşünsel olgunluğu, ne kadar güçlü inandığıyla değil, inandıklarını ne kadar cesaretle sorgulayabildiğiyle ölçülür.
Ben hayatım boyunca inandığım değerler uğruna kolay yollara başvurmadım. İsmimi bile söylemediğim sorgulamalardan geçtim. Neler yaşadığımı, hangi bedelleri ödediğimi burada anlatmayacağım. Buna gerek de duymuyorum. Çünkü yaşadıklarımı bir kahramanlık hikâyesine dönüştürmek gibi bir niyetim yok. İnsan bazen bedel öder; fakat ödediği bedel, tek başına haklı olduğunun kanıtı değildir. Önemli olan, bütün bunların ardından kendisiyle ve değerleriyle kurduğu ilişkiyi koruyabilmesidir.
Yıllar önce ideolojik olarak karşısında durduğum insanları yendiğimi sanıyordum. Belki de gençliğin en büyük yanılgılarından biri buydu: Bir düşünceyi yenmenin, o düşünceyi taşıyan insanı da yenmek anlamına geldiğini düşünmek.
Hayat ise insanın teorilerinden çok daha karmaşık bir öğretmendir. Yıllar sonra beni hiç beklemediğim bir yerde, bir zamanlar karşısında mücadele ettiğim insanlarla yeniden karşılaştırdı. Bu kez aramızda ideolojik tartışmalar, siyasi ayrılıklar ya da geçmişin hesapları yoktu. Ben zor durumdaydım ve onlar bana el uzattılar.
Bunun karşısında hissettiğim şey yalnızca minnet değildi. Aynı zamanda kendi geçmişime dönüp bakma ve bazı yargılarımı yeniden değerlendirme ihtiyacıydı.
Çünkü insanın ahlaki değeri, hangi düşünceye sahip olduğundan ibaret değildir. Düşünceler insanın dünyayı nasıl yorumladığını gösterir; davranışları ise o dünyada nasıl bir insan olduğunu.
Öte yandan, yıllarca aynı değerler etrafında buluştuğumuzu düşündüğüm bazı insanların sessizliğiyle karşılaştım. Bu sessizlik, bana insan ilişkilerinin üzerine kurulduğu varsayımları yeniden düşündürdü. Meğer aynı kelimeleri kullanmak, aynı değerleri taşımak anlamına gelmiyormuş. Aynı mücadelede bulunmak da mutlaka aynı ahlaki sorumluluğu paylaşmak demek değilmiş.
Belki de insanın en büyük yanılgısı, kendi değerlerini başkalarının da aynı biçimde içselleştirdiğini düşünmesidir.
Burada kimseyi mahkûm etmek istemiyorum. Çünkü insanları yargılamak kolay, kendisini sorgulamak zordur. Üstelik herkesin sessizliğinin arkasında bizim bilmediğimiz nedenler olabilir. Ancak bir gerçeği de görmezden gelemem: Sessizlik, bazen bir tercihtir ve her tercihin insani bir sonucu vardır.
Schopenhauer’in insan doğasına ilişkin karamsar gözlemlerini düşündüğümde, insanın çıkarlarıyla vicdanı arasındaki mesafe daha anlamlı geliyor. Nietzsche’nin değerleri yeniden sorgulama çağrısını düşündüğümde ise başka bir soruyla karşılaşıyorum: Acaba yıllarca savunduğumuz değerler gerçekten bizim miydi, yoksa ait olduğumuzu düşündüğümüz çevrelerin bize öğrettikleri miydi?
Belki de insanın kendisiyle hesaplaşması tam burada başlıyor.
Yıllarca yanlış soruyu sormuş olabilirim: Kim benimle aynı tarafta?
Bugün başka bir soru soruyorum: Ben zor durumdayken kim, düşüncelerimiz arasındaki bütün mesafeye rağmen insan kalabildi?
Artık insanları geçmişte hangi safta durduklarına göre değil, hayatın onları bir başkasının karşısında nasıl konumlandırdığına göre anlamaya çalışıyorum. Çünkü ideolojiler değişebilir, düşünceler dönüşebilir, siyasi yollar ayrılabilir. Fakat insanın başka bir insanın çaresizliği karşısında aldığı tutum, yalnızca bir siyasi ya da düşünsel tercih değildir; aynı zamanda ahlaki bir karardır.
Belki de yıllarca mücadele ettiğimiz şeylerin bir kısmını yanlış yerde aradık. Belki de insanı insan yapan özellikleri, ait olduğu düşünce sisteminde aramak yerine, karşısındaki insana nasıl davrandığında aramalıydık.
Hayat bana beklemediğim bir ders verdi: Bazen yıllarca mücadele ettiğin insanların uzattığı bir el seni yeniden ayağa kaldırır. Birlikte yürüdüğünü sandığın insanların sessizliği ise seni kendi başına kalmaya zorlar.
Bu deneyim bana geçmişteki mücadelelerimin anlamsız olduğunu göstermedi. İnandığım değerlerden vazgeçmemi de gerektirmiyor. Yalnızca bir şeyi daha iyi anlamamı sağlıyor: Bir insanın düşüncelerine karşı çıkmak başka, onun insanlığını inkâr etmek başkadır.
Artık geçmişte kimleri yendiğimle ilgilenmiyorum. Çünkü zaman, insanın kazandığını sandığı zaferleri de yenilgileri de yeniden yorumlayabiliyor.
Belki de asıl mesele, hayatın sonunda kimin haklı çıktığı değil; bütün haklılık iddialarına rağmen kimin insan kalabildiğidir.
Çünkü bazen insan, karşısında mücadele ettiği kişiler tarafından değil, yanında yürüdüğünü sandığı insanların sessizliğiyle sınanır.
Ve bazen en ağır yenilgi, bir başkasının seni yenmesi değil; yıllarca inandığın bazı insanları yanlış tanıdığını fark etmektir. | ©DerVirgül