Gettolaşmış toplumun yalnızlığı

1960’ların ikinci yarısında Avusturya’ya çalışmak için gelen işçiler, özellikle 1990’lı yıllarda; misafir işçi tanımlamasına, çocuklarının ait olma dayatmasıyla karşı çıkarak geri dönmemiş, el yordamıyla misafir değil ev sahibi olacak nesiller yetiştireceğinin mesajını vermiştir.

Almanca bilmeyen anne ve babalarına yerli halkın olumsuz yaklaşımını anlayan ikinci nesil, göçmenlerle bir arada yaşamayı kalıcı olarak kabul etmeyen yerli halkla arasına mesafe koymuş, ticari anlamda kendisini ispat etmeye çalışmıştır. [Kısmen de olsa bunu ekonomik anlamda başarmıştır]

1990’ların ikinci yarısında AB dayatmalarıyla göçmen yasalarında yumuşamaya gidilse de bu durum, göçmenlerin yaşantısında bir kolaylık sağlamadığı gibi, 2000’li yıllarda oturum ve vatandaşlık alımları, daha katı kuralların yerine getirilmesiyle mümkün olabilecekti.

İş gücü ihtiyacının azalması, eski iş gücünün geri gönderilmesi düşüncesini yaratmış ancak, bunun insan hakları ve AB ve ülkenin anayasasına aykırı olması nedeniyle, yıldırma politikalarıyla kendiliğinden gerçekleşmesi beklenmiştir. 2000’li yıllarda aşırı sağ ve merkez sağ partinin kurduğu koalisyon hükümetinin bu taktiği, sınıfsal dayanışma ve kültürel güvenlik sağlama gerekçeleriyle göçmenleri, kendi içine kapanan ve benzeşleriyle birlikte hareket etmeye mecbur bırakılan yığınlar haline getirmiştir. Toplumun kırılgan ve savunmasız kesimleri haline gelen göçmenler, geçmişten getirdikleri aidiyet ve dayanışma bağları üzerinden sosyal tutunma ve temsil kanalları geliştirmeye çalıştılar. Ülkedeki kamu hizmetlerine erişebilmek için, dayanışma sağlayabilmek ve kültürel benliklerinde hissettikleri riskleri azaltabilmek için içlerine kapandılar.

Avusturya devletinin, ‘göçmen yurttaşlara’ sosyal güvenceler ve demokratik temsil olanaklarının önünü açmadığı her noktada, bireyler bu türden paralel topluluklar içine kapanıp dayanışmanın ve sonrasında da dış dünyada etkili olmanın yollarını aradılar. Kültürel ve psikolojik güvensizliğin üstesinden gelmenin ve kamusal alanda var olabilmenin çaresini bulamayan göçmenler, babalarının ve dedelerinin “misafir işçi” tanımlaması çıkmazında, haklı olarak çıkar yol olarak Ankara’yı gördüler. Sadece mensup oldukları ulus kimliğine yaslanarak ve organik gruplar haline gelerek, ana yurdun verdiği “kimsesiz değilsin” duygusuyla var olabileceklerine inandılar.

Tamamen haklı olmasalar bile, karşılarında haklı oldukları bir pratik günlük yaşantıları vardı. Çünkü ‘Avusturya’nın göçmen yurttaşları olarak’, kamu hizmetlerine kolaylıkla erişemeyeceklerini ve kimliklerinden ötürü ayrımcılığa uğrayabileceklerini hissettiler ve bu onlarda önyargı olarak kalıtım sallaştı. Avusturya anayasasının taaddüt ettiği ve vatandaşlık hukukunun ön gördüğü; “Avusturya vatandaşları, kanun karşısında eşittir” maddesine, Avusturya vatandaşlığına kabul edilmiş göçmen inanmadı-güvenemedi.

Siyasal temsilde sadece oy verici olarak görülen göçmenler, eyalet ve federal parlamentolarda temsil edildiğine hiç inanmadı. Onlara göre, bir Türkiye göçmeninin Avusturya siyasetinde iyi bir konuma gelebilmesinin tek olanağı, “Türkiye düşmanı” olması olarak kabul gördü. Öteden beri gelen bu düşünce, göçmenler arasından “siyasi arenaya vasıflı göçmen yetiştirme” gibi çalışmaların en baştan önünü kesti. Avusturya siyasi partiler ise daha çıkarcı yaklaşarak, göçmen toplumu içerisinde isim edinmiş ve oy toplayabilecek bireyler üzerinden göçmenlere siyasi temsil dağıttı. Böylelikle göçmenlerin siyasi iktidarlara güvenmesinin önü kesildi.

Özellikle Türkiye göçmenleri içerisinden, Avusturya siyasi partiler tarafından, kendi içerisindeki cemaatsel, bölgesel, etnik ve mezhepsel farklılıklar gözetilmeden seçilen siyasetçi adayların tek başarası oy toplamak olmuştur. Ancak, oy aldığı seçmeni temsil etmekte yetersiz kalmışlardır veya yetersiz kılınmışlardır. Çünkü, sol parti sadece oy alabilmek için kendi toplumunda “sağcı” olduğu bilinen bireyleri aday gösterebilmektedir. Bu da göçmenlerin siyasi partilere olan güvenini sarsmaktadır. Öte yandan, göçmenlerin haklarını eyalet ve federal parlamentolarda savunacak kapasitede göçmen siyasetçi bir veya iki kişi diyebiliriz. [Yerel belediye meclislerinde çetin göçmen siyasetçiler olduğunu biliyoruz]

2000’li yılların siyasal ve toplumsal konjonktür ekseni sürecinde Avusturya’da göçmenler, neredeyse tüm alanlarda santifüjden geçerek ayrışan ve gettolaşan bir topluma dönüştü.

Siyasi sohbetlerde ilk dile getirilen ise, entegrasyonun yaramaz çocukları Türkiye göçmenleridir.

Gettolaşma!

Die Presse ve Kurier gazetelerine verdiğim röportajda, getto veya paralel yaşam tanımlaması kullanmadan, Türkiye göçmenlerinin Avusturya’daki sübjektif konumları üzerine fikir beyan etmiştim. Ve yine hissettiklerimi Almanca anlatmanın zorluğuna atıfta bulunarak, “rüyalarımı Türkçe gördüğümü”, rüyalarımız üzerinden entegrasyon politikası yapılmasının beraberinde, gönüllü gettolaşmanın doğacağı tespitinde bulundum.

Şunu söylemek istiyorum: Avusturya hükümetleri öteden beri entegrasyon [uyum] politikalarının temeline Almanca dilinin konuşulmasını koymuş, ancak rüyalarını Almanca gören göçmen çocukları bile getto olarak görülen 10. Viyana Bölgesinden çıkmamış-çıkamamıştır. Yani uyumun, [önemli olmakla beraber] sadece Almanca dilini konuşmak olmadığıdır.

Avusturyalıların görmediği veya görmek istemediği çok önemli bir durum ise, gettolaşma, Avusturya gerçekliğinde ve Viyana özelinde, dar anlamda sınıfsal ve mekansal çağrışımları aşarak, siyasal ve ideolojik bir nitelik kazandı. Artık başlangıçtaki sosyal dayanışma ve kültürel tanınma iddialarının ötesinde, önyargıların, yaftaların ve nefret söylemlerinin üretildiği alanlar haline geldi.

Viyana-Favoriten olayları ve en son Türkiye seçim sonuçlarının kutlanması bize, gettolar diyalog, empati ve uzlaşma üretmek yerine, şüphe, korku ve hınç duygularını harekete geçirdiğini gösterdi. Sonuçta tüm kamusal alan uzlaşmaz kimlikler, birbirine tercüme edilemeyen yaşam tarzları ve çatışmayı tetiklemeye hazır tarihsel geçmiş, göçmenlerin var olma ile yok sayılma arasındaki ispat savaşına dönüştü.

Bazı kaynaklara göre 200 bin Avusturya vatandaşlığı almış Türkiye kökenli göçmenlerin büyük bir çoğunluğu, kendisini direk etkileyecek Avusturya siyasi seçimlerinde, tercihlerini Türkiye bağlantılı derneklerin temkinlerine bırakıyor olması, Avusturya yurttaşlığı, yalın olarak temsil edilme olanağı ortadan kalkmış ve bir kategori halini almış demektir. Öte yandan, karşıdan bakıldığında bu davranışlar zinciri, bir diaspora çalışması olarak da değerlendirilemeyecek kadar da basittir.

Avusturya siyasi partiler, seçim kampanyalarının hevesli müşterisine indirgemeden ve onları kendi gettosunun aidiyet ve itaat kuklası haline getirmeden, sahici ve samimi siyasal katılım süreçleri oluşturamadı.

Bazı cevreler tarafından halen Türkiye siyaseti üzerinden eleştirilen ancak, Avusturya siyasi patiler kanunu gereği, Avusturya siyasi partisi olan ve yine göçmen partisi tanımlaması nedeniyle yerli halktan ayrılıkçı bir örgütleniş perspektifine sahip olduğuna inandığım ve göçmenler tarafından kurulan SÖZ partisi, 1848 Avrupa devrimlerinin sonucundan doğan, birinci ve ikinci cumhuriyette başrol oynayan ülkenin en köklü ve üstelik “Marksist” geçmişe sahip Sosyal Demokratların veremediği “temsiliyet” güvenini göçmenlere kısmen de olsa verdiği pratik sonuçta görülmüştür.

Aynı fikirde olmasam da Avusturya siyasi partilerinin göçmenlere sunamadığı; köhnemiş bürokratik siyasetin ya da suiistimalci getto oligarşilerinin dışında özgürleştirici siyasal alternatifler sunduğu,- en azından vaat ettiğini görüyoruz.

Türkiye 2023 seçimlerinin sonuçları doğrultusunda, Avusturya medyasının bana en çok sorduğu soru: “Avusturya’daki Türkiye göçmenleri neden Cumhurbaşkanı Erdoğan’ı destekliyor?”

Bu sorunun yanıtı verebilmek, iyi bir analiz gerektirdiği gibi, oy veren katmanları da iyi tanımaktan gerekiyor. Ve yine bu katmanlara karşı objektif analiz, tarihsel öz benlik-kimlik tarihsel bilinçaltı intikam beslememek ve ideolojik yaklaşmamakla mümkündür.

Verdiğim yanıt şu oldu: Bu insanların baba ve anneleri Türkiye’de Erdoğan’dan önce hangi siyasi partiyi destekliyordu?

Getto, korunaklı olmayı kaçınılmaz kılar. Korunaklı olmak isteyen topluluklar birbirlerine siyasal, dinsel ve ideolojik olarak sımsıkı sarılır ve bir sonraki nesle birleştirici güç olduğuna inandığı değerleri miras olarak bırakırlar…

Avusturya, göçmenlere emanet aldığı gözlüklerden bakmayı bırakmalı, siyasi partilerde göçmenleri feodal oy potansiyeli olarak görmekten vazgeçmelidir.

Yayınlama: 14.07.2023
Düzenleme: 14.07.2023
A+
A-
Bir Yorum Yazın

Ziyaretçi Yorumları - 0 Yorum

Henüz yorum yapılmamış.