Hiç Tanımadığım Bir Okura Kitaplarımı Vermek | Sokrates’ten Bir Okura
Zor günler geçirdiğim şu dönemde, yıllardır biriktirdiğim kitaplarımla vedalaşma düşüncesiyle karşı karşıya kaldım. Onları bir kütüphaneden diğerine taşırken, sırtımda yalnızca kitapların ağırlığını değil, onlardan öğrendiğim şeylerin yükünü de hissediyordum. Aslında kitaplara mahcup olduğumu düşünmüyorum; fakat onların işaret ettiği hakikatlerin, teorilerin ve sorumlulukların tamamını yerine getirememiş olmanın eksikliğini taşıyordum.
Son koşullarım göz önüne alındığında, kitaplarımın bana karşı bırakın küsmeyi, cephe almalarını bile bekler hâle gelmiştim.
Bu nedenle Virgül’de bir duyuru yaptım. Kitaplarımı isteyen okurlarıma vereceğimi ilan ettim. İçimden, birkaç gün içerisinde binlerce kitabın evimi terk edeceğini düşünüyordum. Yanılmışım.
Kimse aramadı.
Arkadaşlarım bile.
Oysa onlara, kitaplarımı bir hevesle değil, bir zorunluluğun sonucu olarak dağıttığımı söylemiştim. Bunu duydular, hatta anladılar da. Fakat asıl mesele kitapların el değiştirmesi değildi. Asıl mesele, insanın hayatında bazen yardım istemeden yardım beklediği, çağrı yapmadan duyulmayı umduğu zamanların var olmasıydı.
Ben kitaplarımı vermek istediğimi söyledim; belki de fark edilmek istediğimi söyleyemedim.
Arayan olmadı. Kitaplarla ilgilenen de olmadı.
O gün anladım ki mesele kitap olmaktan çıkmıştı.
Raflarda bekleyen her cilt, yalnızca bir yazarın değil, insanlığın yüzyıllar boyunca biriktirdiği düşüncenin taşıyıcısıydı. O kitapların arasında Sokrates’in soruları, Platon’un arayışları, Aristoteles’in muhakemesi ve daha nicelerinin sesi vardı.
Bugün ise o seslere kulak vermeyen bir sessizliğin içindeyiz. Öyle bir sessizlik ki insan, bazen Sokrates’in Platon’u yetiştirdiğini unutacak kadar derin bir cehaletin kıyısında yaşadığımızı düşünüyor. Benim kitaplarım da belki bu yüzden yalnız kaldı; çünkü onlar yalnızca okunacak sayfalar değil, yüzleşilmesi gereken fikirler taşıyorlardı.
Kimsenin istemediği şey aslında kitaplarım değildi. Kimsenin istemediği şey, o kitapların açacağı kapılar, soracağı sorular ve insana yükleyeceği düşünme sorumluluğuydu.
Belki de yanıldığım nokta buydu. Ben kitaplarımın birkaç gün içinde evimi terk edeceğini düşünüyordum. Oysa onlar, aslında benim evden ayrılışımın zorunlu habercileriydi. Artık onları taşıyabilecek durumda değildim. Yıllar boyunca biriktirdiğim, altını çizdiğim, sayfalarına notlar düştüğüm o kitaplar, bir yük oldukları için değil; onları hak ettikleri şekilde koruyamayacağımı bildiğim için ağır gelmeye başlamıştı.
İnsan bazen eşyalarından değil, onlara karşı duyduğu sorumluluktan yorulur. Benim taşıyamadığım da kitapların ağırlığı değil, onlara karşı eksik kalmış olmanın ağırlığıydı.
Acı çekiyordum. Bu acının kaynağı kitaplarımdan ayrılacak olmam değildi. Kardeş acısının ağırlığı ve hayatım boyunca tam anlamıyla tanıyamadığım aile duygusunun eksikliği, kitapların temsil ettiği dünyayı da benden uzaklaştırıyordu. Sanki yalnızca kitaplarımı değil, onların arasında kurduğum hayatı da yavaş yavaş kaybediyordum.
İnsan bazen yoksulluğun, bazen yalnızlığın, bazen de görülmemenin ağırlığı altında ezilir. Benim payıma düşen de biraz buydu. Kitaplarımdan vazgeçmeye çalışırken, aslında yıllardır kurduğum dünyanın çözülüşünü seyrediyordum.
Fakat hikâye burada bitmedi.
Kitaplara kim sahip çıktı?
Dikkat ediniz; “kitaplarıma kim sahip çıktı?” demiyorum. Çünkü mesele artık benim kitaplarım değildi. Mesele, düşüncenin, emeğin ve yıllar boyunca biriktirilmiş bir hafızanın sahipsiz kalıp kalmayacağıydı.
Tam da bu sessizliğin ortasında bir okur çıktı karşıma.
Kimselerin istemediği kitapları geri vereceğini garanti ederek tamamını koruma altına alacağını bildirdi. Onları bir eşya gibi değil, bir emanet gibi gördüğünü söyledi. Böylece bana yalnızca kitapların değil, okurluğun da hâlâ yaşadığını hatırlattı.
Bu davranışın değeri, kitapları sahiplenmesinde değil; onların temsil ettiği düşünsel mirasa gösterdiği saygıdadır. Çünkü kitaplar, raflarda duran nesneler olmaktan çok daha fazlasıdır. Onlar insanlığın uzun yürüyüşünde bırakılmış izlerdir.
Belki de bu hikâyenin en dikkat çekici yanı şudur: Binlerce kitabın ilgisizlik içinde beklediği bir zamanda, bir kişinin gösterdiği sorumluluk duygusu kalabalıkların sessizliğinden daha anlamlı çıkmıştır.
Hatırlatma
Bir okur çıktı ve bana önemli bir şeyi yeniden hatırlattı: İnsanlığın ilerleyişini kalabalıklar değil, çoğu zaman bir fikri ciddiye alan tek bir insan değiştirmiştir.
Sokrates hiçbir kitap bırakmadı geride. Eğer Platon onu ciddiye almasaydı, bugün Sokrates’in adını belki de yalnızca Atina sokaklarında kaybolmuş bir ses olarak biliyor olacaktık. Düşünce tarihi bazen bir filozofun dehasıyla değil, onu duyan bir başka insanın sadakatiyle ilerler.
Genç Karl Marx, Berlin Üniversitesi yıllarında Georg Wilhelm Friedrich Hegel’in felsefesinin güçlü çekimine kapıldı ve uzun yıllarını bu sistemi anlamaya ve dönüştürmeye adadı.
Ancak yıllar sonra, Diyalektik yöntemi Hegel’den miras alan Marx, bunu tarih ve ekonomi temelinde materyalist bir zemine oturtarak dönüştürdü. Burada unutulmaması gereken ise, Marx’ın, Hegel’in düşünce sistemini radikal bir şekilde eleştirirken bile onun yönteminden derinden beslenmiş olmasıdır…
Diğer yandan, Platon’un Sokrates’e yaptığı şey, yalnızca hocasını kayda geçirmek değildi.
O, bir emaneti geleceğe taşımayı seçmişti. Çünkü bazı fikirler, onları düşünenlerden daha uzun yaşamak ister. Bunun için de onları koruyacak, anlayacak ve gerektiğinde uğruna uykusuz kalacak insanlara ihtiyaç duyarlar.
İşte bu yüzden kitaplar meselesine yalnızca kitaplar olarak bakamıyorum.
Her kitap, bir insanın ömründen kopup gelen bir düşünce parçasıdır. Her kütüphane, ölülerle yaşayanlar arasında kurulmuş sessiz bir diyalogdur. Bir kitabı sahiplenmek, aslında o diyaloğun sürmesine izin vermektir.
Tam da bu nedenle, kitaplarıma sahip çıkan okurun yaptığı şey bana sıradan bir iyilik gibi görünmüyor.
O, farkında olsun ya da olmasın, düşüncenin kuşaklar arasındaki yolculuğuna katılmış bulunuyor. Belki bir gün bu kitapların arasında altını çizdiğim bir cümleyle karşılaşacak; belki benim dikkat etmediğim bir satır onun hayatını değiştirecek. Düşüncenin kaderi biraz da budur zaten: Bir insanın bıraktığı yerden başka bir insanın devam etmesi.
Bu yüzden ona duyduğum minnet, kitaplarımı koruyacak olmasından kaynaklanmıyor. Minnetim, acının insanı hayattan uzaklaştırdığı bir anda, düşünce aracılığıyla yeniden hayata bağlanabileceğini bana göstermesindendir.
Bazen bir insan sizi omzunuzdan tutup ayağa kaldırmaz.
Bazen yalnızca bir kitaba, bir fikre, bir emanete gösterdiği saygıyla bunu yapar.
Bu nedenle kitaplarım için üzülmüyorum artık. Çünkü onlar, kendilerine yalnızca yer bulacak birini değil, anlamlarını koruyacak bir okuru bulmuş durumdalar.
Ve şimdi ona bir soru sormuyorum.
Çünkü cevabını zaten biliyorum.
Yine de içimden Adnan Yücel’in dizeleri geçiyor:
“Mendilimde öfke, çıkınımda bilinç,
Uykusuz kalır mısın kitaplarıma?
Dudaklarımda hüzün,
Avuçlarımda sevinç,
Kulak verir misin çığlıklarıma?
Dağları aşarak gelmişim sana,
Demir kapıları kırarak,
Işık olur musun karanlıklarıma…”
Belki de her kütüphane, sonunda kendisini anlayacak tek bir okuru bekler.
Benim kitaplarım da bekleyişlerini tamamladı.
Ne mutlu bana…|© DerVirgül