KÖKÜ BİZDE KALANLAR
Bazı Arkadaşlıkların Kökü Derindedir
Uzun bir aradan sonra yeniden yazmaya karar verdim. Nerede kaldığımı hatırlamaya çalışırken, aslında insanın bazen kaldığı yerden devam etmek için biraz uzaklaşması gerektiğini düşündüm. Zaman, bazı cümleleri eksik bırakıyor, bazı duyguları olgunlaştırıyor. Belki de şimdi, içimden geçenleri yeniden kelimelere dökmenin vaktidir. Bu kez köklü arkadaşlıklardan, yılların eskitemediği bağlardan söz etmek istedim.
Her gün konuşmakla ölçülmez eski dostluklar. Her sabah günaydın, her gece iyi geceler demekle hiç ölçülmez. Zaten artık birbirimize o kadar çok bildirim gönderiyoruz ki bazen gerçekten ne söylediğimizi unutuyoruz.
Oysa bazı arkadaşlıklar sessizdir.
Araya aylar girer, şehirler girer, hayatın telaşı girer. Sonra bir gün buluşursun ve konuşma kaldığı yerden devam eder. Sanki zaman, aradaki yılları yanlışlıkla başka bir deftere yazmıştır.
Ben eski arkadaşlıkları biraz ağaçlara benzetiyorum. İlk yıllarında ne kadar büyüdüğünü fark etmiyorsun. Sonra bir gün dönüp bakıyorsun, dalları senden uzun, gölgesi senden geniş. Köklerini göremiyorsun ama orada olduğunu biliyorsun.
Belki dostluğun en güzel tarafı da bu: Her şeyi konuşmak değil, her şeyi konuşmak zorunda kalmamak.
Bir insanın yanında susabilmek…
Günümüzde neredeyse lüks sayılacak bir şey. Herkesin bir fikri, bir yorumu, bir tavsiyesi var. Daha derdini anlatmadan çözüm önerisi geliyor. Bir tek “Gel otur, önce şu çayı iç,” diyenlerin sayısı azaldı.
Eski bir dostun yanında ise kendini açıklamak zorunda kalmıyorsun.
Seni en iyi hâlinle değil, bütün o dağınık, kırılgan, zaman zaman akıl dışı kararlar veren hâlinle tanıyor. Çocukluğunu, ilk heveslerini, ilk hayal kırıklıklarını biliyor. Büyüdüğünü sanırken aslında ne kadar toy olduğunu da.
Ve bütün bunlara rağmen hâlâ yanında oturuyor.
İnsan geçmişine bakınca bazı şeylere gülümsüyor. Bir mesajın neden gelmediğini günlerce düşündüğün zamanlara, bir bakışın anlamını çözmeye çalıştığın gecelere, sabaha kadar konuşup dünyanın bütün meselelerini hallettiğini sandığın o büyük sohbetlere…
Sabah oluyor, dünya yerinde duruyor.
Sen de hiçbir şeyi çözmemiş oluyorsun. Sadece uykusuz kalmışsın.
Belki edebiyatın bize yıllardır anlatmaya çalıştığı şeylerden biri de bu: İnsan, başka bir insanın içinde kendine ait bir yer arıyor. Bazen bir romanda, bazen bir şiirde, bazen de yıllardır tanıdığın bir arkadaşının tek bir cümlesinde buluyorsun o yeri.
“Sen bunu zaten yapmazsın.”
Ne kadar basit bir cümle.
Ama seni senden önce hatırlayan birinin ağzından çıkınca bambaşka.
Çünkü bazı insanlar seni sadece bugünkü hâlinle tanımıyor. Unuttuğun hâllerini de biliyor.
Belki bu yüzden köklü arkadaşlıkların değeri yaş aldıkça daha iyi anlaşılıyor.
Yüzlere çizgiler ekleniyor. Hayatın temposu değişiyor. Eskiden sabaha kadar oturduğun arkadaşınla artık gece on birde “Ben kaçayım, yarın iş var,” diyorsun.
İnsan yaş aldıkça dostlukların bile mesai saati oluyor.
Romantizmin son noktası: Saat 22.30’da eve dönmek.
Ama yine de gülüyorsun.
Çünkü bazı insanların yanında kaç yaşında olduğunu unutuyorsun. Hayat seni sürekli başka birine dönüştürürken, onların yanında eski hâlinin kapısını buluyorsun.
Bir sandalye çekiyorsun.
Çayını alıyorsun.
Ve yirmi yıl önceki sen, bir yerlerde hâlâ oturuyor.
Biraz daha akıllanmışsın belki.
Ama o kadar da değil.
İyi ki değil.
Çünkü insan tamamen değişirse, eski dostluklarının dilini de kaybediyor. Oysa köklü arkadaşlıkların kendine ait bir dili var. Bir bakış, yarım kalmış bir cümle, bir kaş hareketi bazen uzun bir konuşmadan daha fazlasını anlatıyor.
Hayat boyunca yüzlerce insan tanıyoruz ama çok azı gerçekten kalıyor.
Bazen aramıyoruz.
Bazen onlar bizi aramıyor.
Bazen birbirimize kızıyoruz.
Bazen hayatlarımız birbirinden öyle uzaklaşıyor ki aynı gökyüzünün altında yaşadığımıza şaşırıyoruz.
Ama sonra bir gün yine konuşuyoruz.
“Hiçbir şey olmamış gibi” değil.
Her şey olmuş gibi.
Kırgınlıklar da mutluluklar da yanlış anlaşılmalar da affetmeler de o arkadaşlığın içinde birikiyor. Belki dostluğu kıymetli yapan şey de tam olarak bu. Hiç kırılmamış olmak değil, kırıldıktan sonra birbirini tamamen kaybetmemek.
Montaigne’in dostluk üzerine yazdıklarını yıllar sonra hâlâ anlamamız biraz bundan sanırım. Gerçek dostluk, insanın kendisini saklamak zorunda kalmadığı nadir yerlerden biri.
Ben de yıllar içinde bunu öğrendim.
Hayat herkesi yanında tutmuyor.
Bazıları geliyor, bir mevsim kalıyor ve gidiyor.
Bazılarıysa kalıyor.
Her gün değil.
Her zaman değil.
Ama gerektiğinde.
Ve insan bir noktada şunu anlıyor:
Yeni insanlarla tanışmak güzel.
Ama seni yıllardır tanıyan birinin yanında yeniden tanışmak zorunda kalmamak bambaşka.
Belki köklü dostluk tam olarak budur.
Aynı yerde kalmak değil.
Birlikte değişmek.
Hayatın birbirimizi başka insanlara dönüştürmesine rağmen, birbirimizi hâlâ tanıyabilmek.
Çünkü bazı arkadaşlıklar sadece hatıra değildir.
İnsanın kendisini hatırlama biçimidir.
Ve galiba hayat boyunca sahip olabileceğimiz en güzel şeylerden biri de budur:
Birinin yanında, hiçbir şey kanıtlamadan, hiçbir şey anlatmak zorunda kalmadan, sadece kendin olabilmek.
Bazı insanlar hayatımıza girer.
Bazılarıysa hayatımıza kök salar.
Aradaki farkı anlamak için de biraz yaşamak gerekir.
Sağlıcakla kalın efendim. | DerVirgül