SPÖ dirhem dirhem tükeniyor

Yayınlama: 05.10.2026
6
A+
A-
Adem Hüyük, Avusturya'nın Viyana kentinde yaşayan Türk gazetecidir. Gazetecilik kariyerinde, Avusturya'daki Türk toplumu, göçmen politikaları ve Avrupa'daki Türk diasporası üzerine analizler kaleme almıştır. ****Deutsch: Adem Hüyük ist ein türkischer Journalist, der in Wien, Österreich lebt. In seiner journalistischen Laufbahn hat er Analysen über die türkische Gemeinschaft in Österreich, Migrationspolitik und die türkische Diaspora in Europa verfasst.

Türkiye’de sağ görüşlü olup Avusturya’da SPÖ’ye oy veren Türkiye kökenlilerin ortaya çıkardığı “Türkiye’de sağcı, Avusturya’da solcu” söylemi, Avusturya siyasetinin en dikkat çekici çelişkilerinden birini anlatıyor. 

Bu durumun siyasi karşılığını en güçlü biçimde SPÖ’de görmek mümkün. Avusturya Sosyal Demokrat Partisi, özellikle Viyana’da Türkiye kökenli seçmenlerin önemli bölümünü uzun yıllar kendi siyasi tabanında tutmayı başardı. 

Ortaya ise ilginç bir tablo çıktı: 

Türkiye’de muhafazakâr veya sağ siyasete yakın duran, hatta AKP’ye oy veren bazı seçmenler, Avusturya’da sosyal demokrat SPÖ’yü tercih etti. 

Bu durum zamanla “Türkiye’de sağcı, Avusturya’da solcu” şeklinde özetlenen bir siyasi davranış kalıbının ortaya çıkmasına neden oldu. 

Fakat bu çelişki yalnızca seçmenin siyasal kimliğiyle açıklanabilir mi? 

Yoksa SPÖ, özellikle Viyana’da Türkiye kökenli seçmene ulaşırken sosyal demokrat kimliğinin yanında başka bir siyasi dil ve ilişki biçimi mi geliştirdi? 

Bugün bu soruyu yeniden sormanın zamanı geldi. 

Çünkü bir zamanlar Türkiye kökenli seçmenin önemli bölümünü kendisine bağlayan SPÖ, artık yalnızca oy kaybıyla değil, kimlik ve yön tartışmasıyla karşı karşıya. 

Daha da önemlisi, SPÖ’nün tarihsel olarak temsil ettiği sosyal demokrat değerlerle bugün izlediği siyaset arasındaki mesafe giderek daha fazla tartışılıyor. 

Bir zamanlar işçi hareketinin, sosyal hakların ve sosyal devletin siyasi taşıyıcısı olan SPÖ, bugün göç, güvenlik, entegrasyon ve ekonomik kriz gibi başlıklarda sağın belirlediği siyasi gündeme cevap vermek zorunda kalıyor. 

Viyana Belediye Başkanı Michael Ludwig’in politikaları da bu dönüşüm tartışmasının önemli örneklerinden biri. 

İşte tam burada başka bir soru ortaya çıkıyor: 

Türkiye’de sağcı, Avusturya’da solcu olan seçmen değişti mi; yoksa SPÖ mü değişti? 

Bu sorunun cevabını aramak için SPÖ’nün bugünkü liderlik krizinden daha geriye, Avusturya sosyal demokrasisinin tarihine bakmak gerekiyor. 

SPÖ… 

Avusturya’nın siyasal tarihi, yalnızca imparatorların, hükümetlerin ve parlamentoların tarihi değildir. Aynı zamanda monarşiye karşı verilen mücadelelerin, anayasal hak arayışının, işçi hareketinin, sosyalist düşüncenin ve cumhuriyet fikrinin tarihidir. 

Bugün Avusturya Sosyal Demokrat Partisi’nin (SPÖ) yaşadığı krizi anlamak için de bu tarihsel arka plana bakmak gerekiyor. 

Çünkü SPÖ, sıradan bir siyasi parti olarak doğmadı. Avusturya’nın siyasal dönüşümünde belirleyici rol oynayan, Avrupa sosyal demokrasisine düşünsel ve örgütsel açıdan örnek oluşturan bir hareketin mirasını taşıyor. 

Bugün ise asıl soru şu: 

Bir zamanlar Avusturya’nın siyasi geleceğini şekillendiren bu hareket, nasıl oldu da kendi geleceğini tartışır hale geldi? 

1848’den cumhuriyete uzanan yol 

Avusturya’da anayasal yönetim ve siyasal temsil mücadelesi, 1848 Devrimleri’nin etkisiyle başladı. 

13 Mart 1848’de Viyana’da başlayan halk ayaklanması, monarşinin otoritesini sarstı. Mayıs ayında Hofburg çevresindeki gelişmeler ve imparatorluk ailesinin Innsbruck’a çekilmek zorunda kalması, iktidarın karşı karşıya olduğu baskının boyutunu gösteriyordu. 

1848 sonrasında Mart Anayasası, 1859 Ekim Diploması ve 1861 Şubat Patenti gibi düzenlemelerle anayasal yönetim ve temsil meselesi farklı biçimlerde yeniden gündeme geldi. 

Monarşi, bu değişim taleplerini bütünüyle ortadan kaldıramadı. Aksine, anayasal haklar ve siyasal temsil konusunda verilen mücadeleler sonraki kuşakların demokrasi ve cumhuriyet arayışına zemin hazırladı. 

Avusturya Cumhuriyeti’nin kuruluşu da tek bir olayın değil, uzun bir siyasal ve toplumsal mücadelenin sonucuydu. 

İşçi hareketinden SPÖ’ye 

SPÖ’nün tarihsel kökleri 1888-1889 Hainfeld Parti Kongresi’ne uzanıyor. Victor Adler’in farklı sosyal demokrat akımları bir araya getirmesiyle örgütlenen hareket, Avusturya işçi sınıfının siyasi temsilinde yeni bir dönem başlattı. 

1918’de Birinci Cumhuriyet’in kuruluşunda sosyal demokratlar önemli bir rol oynadı. 1934’te Avusturya’da demokrasi sona ererken sosyal demokrat hareket ağır bir darbe aldı. 1945’te İkinci Cumhuriyet’in kurulmasıyla parti yeniden örgütlendi. 

Parti, 1945’te Sozialistische Partei Österreichs adını aldı; 1991’de ise bugünkü Sozialdemokratische Partei Österreichs adına geçti. 

Bu tarih, SPÖ’yü yalnızca seçimlere giren bir siyasi parti olmaktan çıkarıyordu. 

SPÖ, Avusturya işçi hareketinin, sendikaların, sosyal hakların ve sosyal devlet anlayışının siyasi temsilcisi haline geldi. 

Austromarksizm: SPÖ’nün düşünsel mirası 

Bu noktada Avusturya Marksizmi, yani Austromarxismus, özel bir önem taşıyor. 

Kavram, bilimsel literatürde en az iki anlamda kullanılıyor. 

İlk anlamıyla Karl Renner, Otto Bauer ve Max Adler gibi düşünürlerin oluşturduğu teorik çevreyi ifade ediyor. Bu düşünürler Marksist yöntemi, Avusturya-Macaristan İmparatorluğu’nun çok uluslu yapısına ve kendine özgü toplumsal ve siyasal sorunlarına uygulamaya çalıştılar. 

İkinci anlamıyla Austromarksizm, özellikle iki dünya savaşı arasındaki dönemde Avusturya sosyal demokrasisinin siyasi hareketini, örgütlenmesini ve stratejisini ifade ediyor. 

Dolayısıyla Austromarksizm yalnızca Marksist teori üzerine akademik bir tartışma değildi. 

İşçi sınıfının nasıl örgütleneceği, demokrasi ile sosyalizm arasındaki ilişkinin nasıl kurulacağı, çok uluslu bir toplumda sosyal demokrat siyasetin nasıl yürütüleceği ve toplumsal dönüşümün hangi araçlarla gerçekleştirilebileceği üzerine kapsamlı bir siyasi deneyimdi. 

SPÖ’nün tarihsel ağırlığının önemli bir bölümü de buradan geliyordu. 

Kreisky: Sosyal demokrasinin zirvesi 

SPÖ’nün Avusturya siyasetinde vazgeçilmez bir güç haline gelmesinde Bruno Kreisky döneminin ayrı bir yeri var. 

1970’te başbakan olan Kreisky, 1983’e kadar ülkeyi yönetti. Onun döneminde SPÖ, yalnızca işçi sınıfının partisi olarak değil, toplumun geniş kesimlerine hitap eden bir sosyal demokrat iktidar modeli olarak şekillendi. 

Eğitim, sağlık, çalışma hayatı, sosyal haklar ve devletin toplumsal sorumluluğu Kreisky döneminin temel başlıkları arasındaydı. 

Kreisky’nin başarısı yalnızca seçim kazanmasından kaynaklanmıyordu. 

Asıl başarı, sosyal demokrat siyasetin insanların gündelik hayatını değiştirebileceğine dair güçlü bir inanç oluşturabilmesiydi. 

Partinin arkasında sendikalar, işçi örgütleri, yerel teşkilatlar ve geniş bir toplumsal dayanışma ağı vardı. 

SPÖ bir seçim makinesinden çok daha fazlasıydı. 

Bir toplumsal hareketti. 

Sonra ne değişti? 

Avusturya değişti. 

Sanayi toplumunun yapısı değişti. İşçi sınıfının niteliği değişti. Sendikaların toplumsal ağırlığı azaldı. Hizmet sektörünün payı arttı. Çalışma hayatı parçalandı. Göç, küreselleşme ve ekonomik dönüşüm toplumun siyasi beklentilerini değiştirdi. 

Fakat sorun yalnızca toplumun değişmesi değildi. 

SPÖ’nün bu değişime nasıl cevap verdiği de giderek daha önemli hale geldi. 

Bir zamanlar işçi sınıfının ve sosyal adalet mücadelesinin doğal adresi olarak görülen parti, zamanla daha geniş bir merkeze hitap etmeye başladı. 

Bu dönüşüm bir bakıma kaçınılmazdı. 

Fakat siyasi merkezde kalma çabası ile tarihsel kimliği koruma arasındaki gerilim, SPÖ’nün önündeki temel sorunlardan birine dönüştü. 

Viyana: SPÖ’nün son kalesi 

Bu noktada Viyana özel bir önem taşıyor. 

Viyana, SPÖ’nün yalnızca güçlü olduğu bir şehir değil; sosyal demokrat yönetim anlayışının adeta laboratuvarı. 

Sosyal konut, kamu hizmetleri, sağlık, eğitim ve belediye politikalarıyla Viyana, sosyal demokrasinin Avusturya’daki en güçlü vitrini olmayı sürdürüyor. 

Fakat aynı Viyana’da SPÖ’nün göç, güvenlik ve entegrasyon konularında kullandığı dil de değişiyor. 

Bunun en dikkat çekici örneklerinden biri Belediye Başkanı Michael Ludwig. 

Ludwig, 2025 yılında sığınma hakkı bulunan kişilerin aile birleşiminin geçici olarak durdurulması planını olumlu karşıladı. Aile birleşiminin zamana yayılmasının entegrasyona yardımcı olabileceğini söyledi. Gerekçeler arasında Viyana’daki okulların ve sosyal sistemin üzerindeki baskı da bulunuyordu. 

Bu açıklama tek başına bir ideolojik dönüşümün kanıtı değildir. 

Ancak başka gelişmelerle birlikte düşünüldüğünde önemli bir soru ortaya çıkıyor: 

SPÖ, sağın gündeme taşıdığı sorunlara sosyal demokrat çözümler mi üretiyor, yoksa sağın belirlediği gündeme sağa yaklaşan bir dille mi cevap veriyor? 

Ludwig ve siyasi merkezin sağa doğru çekilmesi 

Ludwig’in siyaseti bütünüyle sağ olarak tanımlanamaz. 

2026’da da FPÖ’ye karşı açık biçimde konumlandı ve Müslümanların tamamının aşırılık şüphesi altında tutulmasına karşı çıktı.  

Ludwig’i “sağa kaymış siyasetçi” olarak tanımlıyorum belki ama, asıl mesele SPÖ’nün siyasi merkezin değişen sınırları karşısında nasıl pozisyon aldığına bakmak daha anlamlı olacaktır.  

Örneğin Ludwig, vatandaş olmayanların seçim hakkının vatandaşlık şartına bağlı kalmasını savunuyor. Aynı zamanda bazı gelir grupları açısından Avusturya vatandaşlığının ekonomik koşullar nedeniyle erişilmez hale gelebildiğini söyleyerek vatandaşlığa geçişteki ekonomik engellerin düşürülmesini savunuyor. 

Yani aynı siyasi çizgide hem kısıtlayıcı hem de sosyal demokrat unsurlar bulunuyor. 

Bu nedenle mesele basit bir “sağa dönüş” hikâyesinden daha karmaşık. 

Fakat SPÖ açısından tehlike de tam burada başlıyor. 

Çünkü sosyal demokrat bir parti, sağın yükselttiği göç ve güvenlik sorunlarına cevap verirken kendi siyasi çerçevesini kaybederse, seçmen nezdinde neden sosyal demokrat olması gerektiği sorusuna cevap vermekte zorlanabilir. 

Güvenlik siyaseti ve yeni SPÖ dili 

Viyana’da güvenlik konusu da giderek daha fazla öne çıkıyor. 

Ludwig, genç suçlular için daha sıkı ve zorunlu gözetim modelleri dahil olmak üzere güvenlik alanında daha sert önlemler gündeme getirdi. 

2025 Viyana seçim kampanyasında da güvenlik, göç ve entegrasyon önemli siyasi başlıklardı. ORF’nin seçim kampanyası değerlendirmesinde FPÖ’nün özellikle yabancılar ve entegrasyon eleştirisini öne çıkardığı, SPÖ’nün ise kampanyasını büyük ölçüde Ludwig etrafında kurduğu belirtiliyordu. 

Burada dikkat edilmesi gereken nokta şu: 

Bir sosyal demokrat partinin güvenlik sorununu gündeme getirmesi onu otomatik olarak sağa taşımaz. 

Göç konusunda daha kontrollü bir politika istemek de tek başına sağ siyasetin göstergesi değildir. 

Fakat siyasal dönüşüm, tek bir açıklamadan değil, hangi sorunların sürekli gündeme getirildiğinden ve bu sorunların hangi siyasi çerçevede tanımlandığından okunabilir. 

İşte SPÖ açısından asıl tartışma burada başlıyor. 

Sosyal devlet de geri çekiliyor mu? 

Viyana’da ekonomik baskılar arttıkça sosyal yardım politikaları da tartışmaya açıldı. 

2025’te Ludwig yönetimi, Mindestsicherung alanında bazı kesintileri gündeme getirdi; çocuklar ve ortak konutlarda yaşayan kişiler için ödemelerde değişiklikler planlandı. Şehir yönetimi bunun bütçe baskıları nedeniyle gerekli olduğunu açıkladı. 

Bu gelişme de tek başına “SPÖ sosyal devletten vazgeçiyor” sonucunu doğurmaz. 

Ancak SPÖ’nün tarihsel kimliği düşünüldüğünde siyasi açıdan önemli bir soru ortaya çıkar: 

Sosyal demokrat bir parti, ekonomik kriz dönemlerinde sosyal devletin sınırlarını daraltmaya başladığında, onu diğer merkez partilerden ayıran temel özellik ne olacaktır? 

Sorunun özü budur. 

Çünkü SPÖ’nün tarihsel meşruiyeti yalnızca “sol” veya “sosyal demokrat” adını taşımasından gelmedi. 

İnsanlara barınma, eğitim, sağlık, çalışma hakkı ve sosyal güvence konusunda somut bir gelecek sunmasından geldi. 

Babler: Değişim umudu neden krize dönüştü? 

Andreas Babler’in SPÖ liderliğine gelişi bu nedenle önemliydi. 

Babler, partinin yeniden sosyal adalet eksenine dönmesi gerektiği yönündeki beklentilerin taşıyıcısı olarak görüldü. 

Ancak lider değişikliği, yapısal sorunları çözmeye yetmedi. 

Parti içindeki farklı kanatlar arasındaki mücadele, strateji tartışmaları ve seçim sonuçları SPÖ’nün krizini daha görünür hale getirdi. 

Eski Başbakan Franz Vranitzky’nin parti içindeki bölünmeye yönelik eleştirileri bu açıdan dikkat çekiciydi. 

Vranitzky’nin liderliğinde SPÖ yüzde 40’ın üzerinde oy alabilen bir parti olmuştu. 

Bugün ise parti, tarihsel gücünün oldukça uzağında. 

Babler’in ayrılık sürecinin bile net bir takvime bağlanamaması, sorunun yalnızca bir lider değişikliğinden ibaret olmadığını gösteriyor. 

Bir parti, genel başkanının kim olacağını belirlemekte zorlanıyorsa mesele artık sadece liderlik değildir. 

Mesele yön meselesidir. 

SPÖ nereye gidiyor? 

SPÖ’nün önünde aslında iki farklı yol değil, birçok siyasi tercih bulunuyor. 

Göç konusunda daha sert bir çizgi mi? 

Daha güçlü sosyal devlet mi? 

Güvenlik konusunda daha sert tedbirler mi? 

Yoksa bütün bunları sosyal demokrat bir çerçevede birleştiren yeni bir siyaset mi? 

Ancak bütün bu soruların altında daha büyük bir soru yatıyor: 

SPÖ bugün kimi temsil ediyor? 

Kreisky döneminde bu sorunun cevabı daha kolaydı. 

İşçi, emekçi, sendikalı çalışan, sosyal devlet isteyen vatandaş, eğitim ve sağlık hizmetlerinin güçlendirilmesini isteyen geniş toplum kesimleri SPÖ’nün doğal siyasi alanında bulunuyordu. 

Bugün bu toplumsal yapı çok daha parçalı. 

SPÖ’nün problemi de tam burada ortaya çıkıyor. 

Parti hem geçmişteki toplumsal tabanını kaybetmek istemiyor hem de değişen seçmen davranışlarına uyum sağlamaya çalışıyor. 

Bu arayış sırasında siyasi merkez sağa doğru kaydığında ise parti kendi kimliğiyle çelişme riskiyle karşı karşıya kalıyor. 

FPÖ’nün yükselişi ve SPÖ’nün boşluğu 

SPÖ’nün zayıflaması, Avusturya siyasetinde yalnızca sosyal demokratların kaybı anlamına gelmiyor. 

Ortaya çıkan siyasi boşluk başka aktörler tarafından dolduruluyor. 

Özellikle FPÖ’nün göç, güvenlik ve kimlik meselelerini merkeze alan siyaseti, sosyal demokratların cevap vermekte zorlandığı alanlarda güçlü bir siyasi alternatif oluşturuyor. 

Ancak FPÖ’nün yükselişini yalnızca SPÖ’nün başarısızlığıyla açıklamak da doğru olmaz. 

Aşırı sağın kendi siyasi stratejisi, ekonomik ve toplumsal koşullar, diğer partilerin tutumu ve seçmen davranışındaki değişimler de bu süreçte rol oynuyor. 

Yine de bir gerçek ortada: 

Sosyal demokrasi kendi seçmenine geleceğe ilişkin güçlü bir hikâye anlatamadığında, siyasi alan boş kalmıyor. 

Birileri o boşluğu dolduruyor. 

Tarihsel miras bugünü kurtarmaya yeter mi? 

SPÖ’nün tarihi, Avusturya’nın demokratikleşme ve sosyal haklar mücadelesinden ayrı düşünülemez. 

1848’in anayasal mücadeleleri… 

1889’da örgütlenen sosyal demokrat hareket… 

Austromarksizm… 

Birinci Cumhuriyet… 

1934 yenilgisi… 

1945’te yeniden kuruluş… 

Kreisky dönemi… 

Bunların tamamı SPÖ’nün tarihsel hafızasının parçaları. 

Fakat tarihsel miras, bugünün siyasi sorunlarına otomatik olarak çözüm üretmiyor. 

Bir siyasi hareketin gücü yalnızca geçmişte ne yaptığıyla değil, bugün ne söylediği ve yarın için ne önerdiğiyle ölçülüyor. 

SPÖ’nün bugün yaşadığı temel sorun da burada. 

Parti hâlâ güçlü bir tarihi mirasa sahip. 

Ancak bu miras ile bugünün seçmeni arasında giderek büyüyen bir mesafe oluşuyor. 

Viyana’daki sosyal demokrat yönetim bu mesafenin en görünür örneklerinden biri. 

Bir tarafta sosyal konut, kamu hizmetleri ve sosyal devlet var. 

Diğer tarafta göç, aile birleşimi, güvenlik ve entegrasyon konularında giderek daha sertleşen bir siyasi atmosfer var. 

Ludwig bu iki alanı aynı anda yönetmeye çalışıyor. 

Bu bir çelişki olarak da okunabilir, değişen koşullara uyum olarak da. 

Ama SPÖ açısından esas soru değişmiyor: 

Sağın gündemine cevap verirken kendi gündemini kaybetmeyecek mi? 

Çünkü sosyal demokrasinin tarihsel gücü, sağın sorularına sağdan cevap vermesinde değil; toplumun sorunlarına kendi değerleri üzerinden başka cevaplar üretebilmesindeydi. 

Dirhem dirhem tükenmek 

SPÖ bugün bir gecede çökmüyor. 

Bir seçimde bitmedi. 

Bir liderle başlamadı. 

Bir liderle de sona ermeyecek. 

Tükeniş, daha yavaş gerçekleşiyor. 

Biraz oy kaybı… 

Biraz örgütsel çözülme… 

Biraz kimlik kaybı… 

Biraz seçmenle mesafe… 

Biraz sağın gündemine uyum… 

Biraz da geçmişin başarılarına yaslanma… 

Ve sonunda ortaya şu soru çıkıyor: 

SPÖ hâlâ Avusturya toplumunun geleceğini şekillendirmek isteyen bir siyasi hareket mi, yoksa kendi geçmişinin ağırlığı altında yön arayan bir parti mi? 

Belki de bugün SPÖ’nün en büyük problemi Andreas Babler değildir. 

Babler yalnızca daha uzun süredir biriken sorunun son yüzlerinden biridir. 

Çünkü mesele bir genel başkanın değişmesiyle çözülemeyecek kadar derindir. 

SPÖ’nün asıl ihtiyacı yeni bir isimden önce yeni bir siyasi yön bulmaktır. 

1848’den beri değişen Avusturya’da sosyal demokrasi defalarca kendisini yeniden tanımlayabildi. 

Austromarksizm kendi döneminin sorunlarına cevap aradı. 

Kreisky sosyal demokrasiyi yeni bir toplumsal sözleşmeye dönüştürdü. 

Bugün ise SPÖ yeniden aynı tarihsel sınavın karşısında. 

Geçmişinin mirasını koruyarak değişebilecek mi, yoksa değişirken kendisini mi kaybedecek? 

Çünkü SPÖ bir gecede tükenmiyor. 

Dirhem dirhem tükeniyor. |© DerVirgül 

REKLAM ALANI
Bir Yorum Yazın

Ziyaretçi Yorumları - 0 Yorum

Henüz yorum yapılmamış.