Yaftalamak, Düşünmekten Daha Kolay | Bir “İslam Düşmanı” Hikâyesi
Son günlerde bana yöneltilen “İslam düşmanı” suçlaması bu yazıyı yazma nedenim oldu.
Kimileri bir haberi okumadan başlığa bakıyor, kimileri haberi okusa bile içeriği değil, haberi yayımlayan kişiyi yargılıyor. Çünkü bazı insanlar için gerçeğin ne olduğu değil, gerçeği kimin söylediği daha önemli.
Oysa ben ne bugüne kadar bir dine düşmanlık yaptım ne de herhangi bir inancı diğerinden üstün ya da aşağı gördüm. Aynı mesafeyi bütün dinlere, bütün mezheplere, bütün etnik kimliklere ve bütün siyasi görüşlere göstermeye çalıştım. Gazetecilik bunu gerektirir.
Eğer bir gün bir Müslümana yapılan haksızlığı haber yapıyorsam, ertesi gün bir Hristiyana, bir Yahudiye, bir Aleviye, bir Sünniye, bir ateiste ya da herhangi bir insana yapılan haksızlığı da aynı şekilde haber yaparım. Çünkü benim tarafım dinler ya da kimlikler değil, haksızlığa uğrayan insandır.
Bir gazetecinin görevi hoşumuza giden haberleri yazmak değil, gerçekleri yazmaktır. Gerçekler bazen rahatsız eder, bazen öfkelendirir, bazen de ön yargılarımızla yüzleşmemize neden olur. Fakat gazetecilik, gerçekleri saklama mesleği değildir.
Bugün bana “İslam düşmanı” diyenler olabilir. Yarın başka birileri başka bir yafta yapıştıracaktır. Ben ise dün olduğu gibi bugün de kimsenin inancını, mezhebini ya da etnik kimliğini yargılamadan; doğru bildiğimi yazmaya devam edeceğim.
Çünkü biliyorum ki insanların kim oldukları değil, ne söyledikleri tartışılmaya başlandığında toplum kazanır. Ama insanlar, söylediklerinden önce kimlikleri üzerinden yargılanıyorsa, artık fikirler değil, önyargılar konuşuyordur. Ve önyargının hâkim olduğu yerde ne adalet yeşerir ne de hakikat.
Bütün bunları neden anlattım biliyor musunuz?
Çünkü bana “İslam düşmanı” diyenler, aslında beni değil, kafalarında oluşturdukları bir karakteri yargılıyorlar. Ne yazdıklarımı bütünüyle okuyorlar ne de neyi neden söylediğimi anlamaya çalışıyorlar. Bir cümle, bir başlık ya da bir haber üzerinden hüküm veriyorlar.
Oysa hayat bana çok erken yaşlarda bir şey öğretti: İnsanlar çoğu zaman gerçeğe değil, inanmak istedikleri şeye inanırlar.
Geçmişte röportaj yaptığım bir kadının anlattığı bir olay, bazı çevrelerin beni nasıl gördüğünü anlamam açısından oldukça çarpıcıydı.
Kadın, bir arkadaşının kendisini şu sözlerle uyardığını söylemişti:
“Adem’le çok samimi olma. Özellikle din konusuna hiç girme. İkna kabiliyeti o kadar güçlü ki seni dinden çıkarır, sonunda onun gibi inançsız olursun.”
Bu sözleri duyduğumda şaşırmaktan çok düşündüm. Çünkü beni tanımayan, benimle hiçbir sohbeti olmayan insanlar, hakkımda çoktan bir hükme varmıştı. Benim neye inandığımı bilmeden “inançsız” ilan etmiş, bunu da başkalarına aktaracak kadar emin konuşabiliyorlardı.
İşte “İslam düşmanı” yaftasının geçmişi de tam olarak buraya dayanıyor. İnsanlar sizi tanımadan, yazılarınızı okumadan, düşüncelerinizi anlamaya çalışmadan sizin adınıza bir kimlik inşa ediyor; sonra da o hayali kimlikle mücadele ediyorlar.
Bugün beni Alevi olduğumu düşünerek [Aleviyim veya değilim beyanında bulunmadığım halde] İslam düşmanı ilan edenler, aslında bilinç altındaki Alevi düşmanlığını sergilemektedirler. Yarın Sünni olduğuma kanaat getirilmesi üzerine, bu kez de başka bir gerekçe bulacaklarından hiç şüphem yok. Çünkü mesele benim kim olduğum değil; insanların kendilerine benzemeyeni mutlaka bir yere koyma ihtiyacıdır.
Ben ise hiçbir yere ait olmadım.
Ne bir mezhebin sözcüsü oldum ne bir siyasi hareketin kalemi ne de bir ideolojinin savunucusu… İdeolojik bir geçmişe sahip olduğum halde…
Yanlış kimden gelirse gelsin yanlış dedim; doğru kimden gelirse gelsin doğru demeye çalıştım.
Belki de bu yüzden hiçbir zaman herkesin sevdiği biri olamayacağım.
Ama herkesin alkışladığı biri olmaktansa, vicdanının susturamadığı biri olmayı tercih ederim.
Çünkü günün sonunda insan, başkalarının ona taktığı sıfatlarla değil; kendi vicdanına verebildiği cevaplarla yaşar.
“Bana hangi yaftayı yapıştırırsanız yapıştırın; ben kim olduğumu sizin kelimelerinizden değil, kendi vicdanımdan öğreniyorum.” | ©DerVirgül