Deniz Gezmiş’ten 11 Eylül saldırısına | Değişen Dünya, Değişen “Tehdit”
11 Eylül 2001…
Avusturya devlet okullarında tüm öğrenciler bu saldırılarda hayatını kaybedenler için derslere başlamadan önce bir dakikalık saygı duruşunda bulunuyordu.
Biz ise o yıllarda kendi hayatımızın bambaşka telaşları içerisindeydik.
Birkaç yıl önce evlenmiş, Deniz adını verdiğimiz oğlumuz dünyaya gelmişti.
Türkiye ise kendi siyasi, ekonomik ve toplumsal sarsıntılarıyla boğuşuyordu.
Dünya Ticaret Merkezi’nin ikiz kuleleri yıkıldı. Binlerce insan hayatını kaybetti.
O gün yalnızca ABD’nin değil, bütün dünyanın güvenlik anlayışının değişeceğini; bundan sonra hiçbir şeyin eskisi gibi olmayacağını bilmiyordum.
Benim ABD’ye bakışım, oğluma adını verdiğim Deniz Gezmiş’in temsil ettiği kuşağın siyasal hafızasıyla sınırlıydı.
1968’de İstanbul’a gelen ABD 6. Filo askerlerinin Dolmabahçe’de protesto edilmesi ve denize dökülmesi, benim kuşağımın hafızasında yalnızca bir öğrenci eylemi değildi.
O görüntü, Türkiye’de emperyalizme karşı yükselen itirazın sembollerinden biriydi.
Deniz Gezmiş adı da benim için bu nedenle yalnızca bir isim değildi.
Bir çocuğa verilen isim üzerinden, geçmişin siyasal hafızasını geleceğe taşıma çabasıydı.
Fakat 11 Eylül’den sonra dünyanın dili değişti.
Dün “emperyalizm” denilen şeyin yerini giderek “güvenlik” aldı.
Dün “işgal” diye tartışılan müdahaleler, “terörle mücadele” çerçevesinde anlatılmaya başladı.
Dün “siyasi muhalif”, “özgürlük savaşçısı” veya “direnişçi” gibi farklı biçimlerde tartışılan aktörler, yeni güvenlik mimarisinde giderek “tehdit”, “radikal”, “aşırılık yanlısı” veya “terörist” kategorileri üzerinden tanımlanmaya başladı.
Ve bunun bedelini yalnızca Ortadoğu’daki toplumlar ödemedi.
Avrupa’da yaşayan Müslüman göçmenlerin toplumsal konumu da değişti.
Sanayi devrimini tamamlamış, burjuva demokrasisinin hüküm sürdüğü Avrupa ülkelerine çalışmak, yaşamak ve çocuklarını büyütmek için gelen milyonlarca insan, 11 Eylül sonrasında yalnızca göçmen olarak görülmemeye başladı.
Kimliği, dini, dili, mahallesi, derneği, camisi, hatta bazen sosyal çevresi bile güvenlik tartışmasının konusu hâline getirildi.
Bir zamanlar “misafir işçi” olarak çağrılan insanlar, zamanla “entegrasyon sorunu”nun taşıyıcısı olarak tanımlandı.
Sonra “paralel toplum” kavramı geldi.
Ardından “radikalleşme”.
Sonra “siyasal İslam”.
Ve nihayet güvenlik bürokrasisinin diliyle “yüksek riskli kişi”.
Burada benim için asıl mesele, insanların gerçekten radikalleşip radikalleşmediği değildir.
Elbette radikalleşme vardır.
Elbette terör vardır.
Elbette devlet vatandaşlarını korumak zorundadır.
Fakat 11 Eylül’ün ardından yaşanan dönüşümün daha büyük sorusu şudur:
Bir insan ne zaman yalnızca bir insan olmaktan çıkıp bir “güvenlik kategorisine” dönüşür?
Bir Müslüman genç ne zaman yalnızca inancını yaşayan bir genç olmaktan çıkar ve “radikalleşme riski” taşıyan bir kişiye dönüşür?
Bir aile ne zaman yalnızca kendi kültürünü yaşatan bir aile olmaktan çıkar ve “paralel toplum” olarak kodlanır?
Bir cami ne zaman ibadet mekânı olmaktan çıkar ve güvenlik dosyasının konusu hâline gelir?
Bir dil ne zaman yalnızca iletişim aracı olmaktan çıkar ve kişinin hangi toplumsal gruba ait olduğunun işareti olarak okunmaya başlar?
İşte 11 Eylül’ün benim açımdan asıl hikâyesi burada başlıyor.
Çünkü o gün yalnızca iki kule yıkılmadı.
Dünyanın tehdit algısı değişti.
Ve bu yeni tehdit algısının gölgesi, Avrupa’da yaşayan milyonlarca Müslümanın üzerine de düştü.
11 Eylül 2001 tarihinden hafızamda kalan en güçlü anlardan biri bu nedenle saldırının kendisi değil, eğitim aldığım kurumda yaşanan o bir dakikadır.
Herkes ayağa kalkmıştı.
Ben ayağa kalkmadım.
Çünkü benim itirazım, saldırıda hayatını kaybeden insanlara değildi.
Benim itirazım başka bir soruya yönelikti:
Ortadoğu’da yıllardır ölen binlerce insan için neden aynı saygı duruşu yapılmıyordu?
O gün belki henüz kelimelere dökemediğim bir çelişkiyi hissediyordum.
Bazı ölümler bütün dünyanın yasına dönüşürken, bazı ölümler neden dünyanın güvenlik politikasının sessiz dipnotu olarak kalıyordu?
Aradan 25 yıl geçti.
Şimdi dönüp baktığımda, o gün ayağa kalkmayışıma neden olan sorunun hâlâ ortada durduğunu görüyorum.
Üstelik artık soru yalnızca “Kim öldü?” sorusu değil.
Daha büyük soru şu:
Kim öldüğünde dünya yas tutuyor, kim öldüğünde dünya susuyor; kim tehdit olarak tanımlandığında devletler harekete geçiyor ve bu tanımların dışında kalan insanların hayatları neden aynı değeri görmüyor?
Belki de 11 Eylül’ün 25 yıl sonrasında tartışmamız gereken asıl mesele tam olarak budur. | ©DerVirgül