Herkes Gibi Düşünmeyenin Yalnızlığı
İnsan neden bazen kalabalıkların içinde bile yalnızdır?
Belki de yalnızlık her zaman insanın çevresinde kimsenin olmaması değildir. Bazen asıl yalnızlık, çevrendeki insanların baktığı yere bakamamak; onların kolayca kabul ettiği şeyleri sorgulamak ve herkesin aynı cevabı verdiği bir sorunun peşinden başka bir cevap aramaktır.
Tarih boyunca bilgelerin, filozofların ve düşünürlerin hayatlarına baktığımızda bunun izlerini görmek mümkündür. Sokrates, Atina sokaklarında insanlarla konuşurken aslında çoğunluğun düşünme biçimine meydan okuyordu. Diogenes, toplumun kabul ettiği değerleri reddederek kendi dünyasını kuruyordu. Spinoza, düşüncelerinin bedelini yalnızlıkla ödemeyi göze aldı. Nietzsche ise çağının değerleriyle arasına mesafe koyarak düşünmenin insanı bazen kaçınılmaz biçimde yalnızlaştırabileceğini gösterdi.
Fakat burada önemli bir ayrım var:
Bilge insan yalnız olduğu için bilge değildir.
Tersine, düşünmenin doğası bazen insanı yalnız bırakabilir.
Çünkü çoğunlukla birlikte hareket etmek güven verir. Aynı düşünceyi paylaşmak insanlara ait oldukları topluluğun güvenini sunar. İnsan, “Benim gibi düşünen başkaları da var” dediğinde kendisini daha güvende hisseder.
Sorgulamak ise bu güvenli alanı bozar.
Bir insan, herkesin doğru kabul ettiği bir şeyi sorgulamaya başladığında önce kendi iç dünyasında yalnızlaşır. Ardından çevresiyle arasına görünmez bir mesafe girebilir. Çünkü sorgulayan insan yalnızca bir fikri değil, o fikrin etrafında kurulmuş alışkanlıkları, kabulleri ve bazen ilişkileri de rahatsız eder.
Belki de düşünmenin en ağır tarafı budur:
İnsan bazen gerçeği ararken ait olma duygusunu kaybetme ihtimaliyle karşı karşıya kalır.
Eğitim de burada ilginç bir paradoks yaratır. Eğitim insanı mutlaka daha bilge yapmaz. Çok kitap okumak, diploma sahibi olmak ya da yüksek bir eğitim seviyesine ulaşmak tek başına derinlik anlamına gelmez. Ancak eğitim, insana farklı sorular sorma imkânı verebilir.
Ve bazen insanın hayatını değiştiren şey cevaplar değil, sormaya başladığı sorulardır.
Bir noktadan sonra insan yalnızca “Ne düşünüyorum?” diye sormaz.
“Bana bunu kim düşündürdü?”
“Ben gerçekten böyle mi düşünüyorum?”
“Çoğunluk böyle düşündüğü için mi doğru kabul ediyorum?”
“Bana ait olduğunu sandığım düşünceler gerçekten bana mı ait?”
Bu sorular çoğaldıkça insan, kendi zihninin içinde uzun bir yolculuğa çıkar.
Bu yolculuğun bir durağı da yalnızlıktır.
Fakat yalnızlık burada yalnızca acı veren bir durum değildir. Bazen insanın kendisini duyabilmesi için ihtiyaç duyduğu sessizliktir.
Kalabalık bize ne düşüneceğimizi söyleyebilir.
Yalnızlık ise ne düşündüğümüzü sorma fırsatı verir.
Belki de bu nedenle tarihin birçok döneminde düşünürler, sanatçılar ve filozoflar toplumla aralarına belirli bir mesafe koymuşlardır. Onların amacı insanlardan nefret etmek değil, insan kalabalığının gürültüsü içinde kendi seslerini duyabilmektir.
Ama burada başka bir tehlike daha vardır.
Yalnızlığı bir üstünlük işareti olarak görmek.
“Ben yalnızım, çünkü diğerlerinden daha zekiyim” düşüncesi de en az düşüncesizce çoğunluğa uymak kadar sorunludur. Çünkü bu kez insan sorgulamanın özgürlüğünden çıkıp kendi üstünlüğünün esiri olabilir.
Gerçek düşünsel olgunluk belki de burada başlar:
Kendini çoğunluktan farklı görmekle, kendini çoğunluktan üstün görmek arasındaki farkı anlayabilmekte.
Bilgelik insanı diğer insanlardan koparmak zorunda değildir. Aksine, başkalarını anlamayı kolaylaştırabilir. Fakat insan başkalarını anlamaya başladıkça, herkesin aynı dünyayı aynı şekilde görmediğini de fark eder.
İşte yalnızlığın başka bir yüzü burada ortaya çıkar.
İnsan bazen çevresinden uzaklaştığı için değil, dünyayı daha karmaşık görmeye başladığı için yalnız hisseder.
Çünkü basit cevaplar insanları bir araya getirir.
Karmaşık sorular ise çoğu zaman insanı kendi içine gönderir.
Belki de tarihteki bilgelerin ortak kaderi olarak gördüğümüz şey tam olarak “yalnızlık” değildir. Onların ortak noktası, çoğunluğun konforuyla kendi düşüncelerinin özgürlüğü arasında bir seçim yapmak zorunda kalmalarıdır.
Bazıları bu bedeli yalnızlıkla ödemiştir.
Bazıları sürgünle.
Bazıları dışlanmayla.
Bazıları ise hayatları boyunca anlaşılmadan yaşamıştır.
Ama onların düşünceleri, çoğu zaman kendilerinden sonra yaşamaya devam etmiştir.
Burada insanın karşısına tuhaf bir paradoks çıkar:
Bazen kendi çağında yalnız kalan düşünce, gelecek çağın ortak düşüncesine dönüşür.
Dün anlaşılmayan bir fikir bugün sıradan olabilir. Dün toplumun dışına ittiği bir insanın düşünceleri, yıllar sonra ders kitaplarında okutulabilir.
Bu yüzden yalnızlık her zaman başarısızlığın, dışlanmanın veya eksikliğin göstergesi değildir.
Ama her yalnızlık da bilgeliğin işareti değildir.
Asıl mesele belki de şudur:
İnsan yalnız kaldığında ne yaptığıdır.
Kendi içine kapanıp dünyadan nefret mi eder?
Yoksa yalnızlığını düşünmek, anlamak ve kendisini yeniden kurmak için mi kullanır?
Çünkü insanı değerli yapan yalnız olması değil; yalnız kaldığında bile düşünmeye devam edebilmesidir.
Ve belki bilgelik, kalabalıktan kaçmak değil, kalabalığın içinde kendi zihnini kaybetmemektir.
Sonunda insanın önünde iki farklı yalnızlık vardır:
Biri, insanlardan kaçmanın yalnızlığıdır.
Diğeri ise kendini bulmanın.
İkisi dışarıdan bakıldığında birbirine benzeyebilir.
Fakat aralarındaki fark, insanın neden yalnız kaldığında saklıdır.
Belki de gerçek özgürlük, herkesin yanında olabilmek ama herkes gibi düşünmek zorunda olmamaktır.| ©DerVirgül