YENİ BİR YOL ARAYIŞI
Türk siyasetinde “Yeni Parti” artık bir olasılık değil, sahadaki bir gerçeklik. Ancak kuruluş öncesinde dile getirilen kaygılar, parti fiilen sahaya indikten sonra da geçerliliğini koruyor. Bu da meselenin zamana değil, yapısal bir soruna işaret ettiğini gösteriyor.
Adı “yeni” olsa da seçmenin eski reflekslere maruz kalması, bu hareketin temelinde yatan en büyük tehlikedir; bu tehlike dışardan kurulmuş olan bir tuzak olarak da tarif edilebilir. Atatürk ilke ve inkılaplarını kavrayamamak, oy uğruna kimliksiz bir dile hapsolmak, yıpranmış veya piyon isimleri ısrarla vitrine yerleştirmek bu kuramsal tehlikenin uygulamada gerçekleşmesine yol açar. Ve bunun bedeli her zaman aynı şekilde ödenir: İktidar değişimi değil, iktidara hizmet.
Bu kadro sorununun kökü aslında çok daha eskiye, Ulu Önderimiz Gazi Mustafa Kemal Atatürk’ün vefatı sonrasına kadar uzanıyor. CHP zamanla Atatürk ilke ve inkılaplarının belirlediği bütünlükten uzaklaşıp, gündelik siyasetin pragmatik ihtiyaçlarına göre şekillenen bir yapıya dönüştürüldü.
Türk siyasi tarihi, bu sapmanın toplum tarafından fark edildiği her dönemde aynı refleksi üretti: kendini “Atatürk çizgisinde” konumlandıran yeni bir parti kurmak. 1946’da Demokrat Parti’nin doğuşundan MHP ve DSP’ye, oradan çeşitli çıkış hareketlerine uzanan çizgide, pek çok yeni oluşum, CHP’nin özünden uzaklaştığı bir noktada onun boşluğunu doldurma iddiasıyla sahneye çıktı.
Bugünkü “Yeni Parti” tartışması da bu döngünün en son halkası. Ancak asıl mesele yeni bir kimlik icat etmek değil, akla, bilime, laikliğe, milliyetçiliğe, tam bağımsızlığa ve halkçılığa dayanan o özgün kuruluş felsefesine sadık kalabilmek. Bu iddia ile gerçek arasındaki mesafe genellikle açılır; çünkü Atatürk çizgisi bir söylem ya da simge meselesi değil, akılcılığı, çağdaşlığı, laikliği, milli egemenliği ve kurumsal liyakati gerçek anlamda temel alan ilkesel bir bütünlüktür. Vitrine yerleşen isimler eski kadrocu reflekslerin devamıysa, “Atatürk çizgisi” vurgusu bir söylemden ibaret kalma tehlikesi taşır; gerçek bir Atatürkçü duruş, isim ve simge düzeyinde değil, ilkesel tutarlılıkta sınanır.
Yeni Parti’nin gerçek sınavı da tam burada başlıyor: Eğer bu hareket de zamanla ilkelerinden uzaklaşıp isim değiştirmiş bir tekrardan ibaret kalırsa, döngü bir kez daha kendini yineleyecektir. Oysa ihtiyaç, yeni bir marka değil, o fabrika ayarlarına gerçekten dönebilen bir siyasi iradedir.
Toplumun asıl beklentisi ideolojik tartışmalar değil, gündelik sorunlara çözümdür: derinleşen ekonomik kriz, adaletsizlik, işlevsizleşen kurumlar, liyakatsizlik, üretmeden tüketim, vergiler, işsizlik ve dahası…
Kazanmanın yolu düşünsel konumlanmadan değil, bu somut sorunlara inandırıcı vaatler üretmekten geçiyor.
Tartışmanın bir diğer odağı “kiminle birleşecek” sorusundan ziyade “kimlerden kurtulacak” sorusudur. Bu iki bakış açısının vardığı sonuç da farklılaşıyor: Biri süreci keskin bir eşik olarak görüyor, ya gerçek bir alternatif olunacak ya da öncekileri takip edecek.
Gözden kaçırılmaması gereken bir cephe daha var, bu cephe medyanın tepkisi. Zıt kutuplardaki yayın organlarının ortak dille harekete karşı cephe alması, “dışarıdan kuşatılma” tehlikesinin de göz ardı edilmemesi gerektiğini gösteriyor.
Tanı nettir, muhalefetin yıllardır tekrarladığı dar kadrocu, dışlayıcı ve eski yüzlere bağımlı siyaset alışkanlığı. Çözüm ise iki bakış açısının kesişiminde saklı yani hem dışa dönük, akıllıca kurulmuş ittifaklar hem de içe dönük, cesur bir kadro yenilenmesi.
“Atatürk çizgisi” iddiası, bu kadro yenilenmesi gerçekleşmeden yalnızca bir slogan olarak kalır. Yeni Parti’nin kaderini belirleyecek olan, ne kadar “yeni” göründüğü değil, bu ilkeleri ne kadar tutarlı biçimde yeniden hayata geçirebildiğidir.| ©DerVirgül