Güçlü Görünenlerin Görünmeyen Mücadelesi
İnsanların sorunlarını anlatmak, toplumdaki adaletsizlikleri görünür kılmak ya da başkalarının sesini duyurmak, insanı kendi sorunlarından korumuyor. Toplumda tanınmak, saygı görmek ve geniş bir çevreye sahip olmak da her zaman dayanabileceğin birilerinin bulunduğu anlamına gelmiyor.
Bir gazeteciyi düşünün.
Yıllarca yoksulluğu, ayrımcılığı ve adaletsizliği yazmış. Haksızlığa uğrayanların sesini duyurmaya çalışmış. Siyasetçilerle, iş insanlarıyla ve toplumun farklı kesimlerinden insanlarla aynı masaya oturmuş. Yazıları okunmuş, düşünceleri tartışılmış, haberleri binlerce insana ulaşmış.
Dışarıdan bakıldığında tanınan, üreten ve toplumsal bir karşılığı olan biri.
Ancak bir gün kendi kirasını ödemekte zorlandığında, yaşadığı sıkıntıyı kime anlatacağını bilemeyebilir.
Bu durum yalnızca gazetecilere özgü değil. Öğrenciler, öğretmenler, işçiler, sanatçılar, küçük işletme sahipleri ve yıllarca ailesini ayakta tutmaya çalışan insanlar da benzer çelişkiler yaşayabiliyor.
İnsanların başkalarının sorunlarını görmesi, kendi sorunlarının da görüleceği anlamına gelmiyor.
Toplumun gördüğü ile gerçekte yaşanan arasındaki mesafe
Toplum, insanları çoğu zaman görünen yüzleri üzerinden tanıyor.
Güçlüysen güçlü, başarılıysan başarılı, başkalarına yardım ediyorsan her koşulda ayakta kalabilecek biri olarak görülüyorsun. İnsanlara yol gösteren birinin de bazen yolunu kaybedebileceği, başkalarının sorunlarını dinleyen birinin de anlatacak bir derdi olabileceği kolayca unutuluyor.
Oysa insanların dışarıya gösterdiği hayatla kendi içlerinde yaşadıkları hayat aynı olmayabilir.
Bir insanın çevresi geniş olabilir ama zor zamanında arayabileceği kimse olmayabilir. Saygı görüyor olabilir ama ekonomik güvenceden yoksun yaşayabilir. Başkalarının sorunlarını çözmek için çaba harcarken kendi sorunları karşısında çaresiz kalabilir.
Buradaki çelişki yalnızca bireysel değildir. İnsanları başarıları, üretkenlikleri ve topluma sundukları fayda üzerinden değerlendiren bir anlayışın da sonucudur.
Çünkü çoğu zaman insanın ne yaşadığına değil, ne başardığına bakıyoruz.
Bir gazetecinin ayakkabısındaki delik
Hrant Dink’in öldürülmesinin ardından cenazesiyle ilgili kamuoyuna yansıyan fotoğraflarda ayakkabısının tabanındaki delik de dikkat çekmişti. Bu görüntü, gazetecilik mesleğinin görünmeyen gerçeklerinden birini hatırlatıyordu: Toplumun tanıdığı, yazdıklarıyla tartışma yaratan ve önemli bir kamusal sorumluluk üstlenen bir insanın ekonomik koşulları, dışarıdan görünen konumuyla aynı olmayabilir.
Bir gazetecinin adı gazetelerde yer alabilir, düşünceleri binlerce insana ulaşabilir. Ancak bunlar, onun maddi güvencesinin bulunduğu anlamına gelmez.
Bazen bir insanın yaşadığı çelişkiyi anlatmak için uzun açıklamalara gerek kalmaz. Bir ayakkabının tabanındaki delik, toplumsal görünürlük ile ekonomik gerçeklik arasındaki mesafeyi anlatmaya yeter.
Bu mesele yalnızca Hrant Dink’e özgü de değil. Dünyanın farklı bölgelerinde gazeteciler siyasi baskılarla, tehditlerle, düşük ücretlerle ve iş güvencesizliğiyle mücadele ediyor. Özellikle serbest ve bağımsız çalışan gazeteciler için mesleki üretimi ekonomik olarak sürdürebilmek önemli bir sorun.
Bir haber binlerce kişiye ulaşabilir. Bir yazı kamuoyunda tartışma yaratabilir. Ancak bunların hiçbiri, o haberi hazırlayan kişinin kirasını ödeyebileceğini ya da geleceğini güvence altına alabileceğini garanti etmiyor.
Bu çelişki, yalnızca gazeteciliğin değil, emeğin toplumsal değerinin nasıl ölçüldüğünün de sorgulanmasını gerektiriyor.
Yardım istemek neden bu kadar zor?
Bir arkadaşına yaşadığın sorunu anlatmak, destek istemek ya da içinde bulunduğun koşulları paylaşmak dışarıdan kolay görünebilir.
Ancak yıllarca kendi ayakları üzerinde durmuş, başkalarına destek olmuş ve sorunlarını kendi imkânlarıyla çözmeye alışmış insanlar için bu adım her zaman kolay değildir.
Kimi zaman insanların kendisine farklı davranmasından çekinilir. Kimi zaman yıllar içinde oluşturulan güçlü imajın zarar göreceği düşünülür. Bazen de hayatın artık eskisi gibi olmadığını kabul etmek zor gelir.
İnsan, başkalarının kendisi hakkında ne düşüneceğinden korktuğu kadar, kendi gözündeki yerini kaybetmekten de korkabilir.
Oysa yardım istemek insanı küçültmez. Bir zamanlar başkalarına destek olmuş birinin bugün desteğe ihtiyaç duyması da bir çelişki değildir.
Hayat, insanlara her zaman aynı koşullarda yaşama garantisi vermez. Hastalık, işsizlik, ekonomik kriz, ev kaybı veya ailevi sorunlar insanların yaşamını beklenmedik biçimde değiştirebilir.
Dün başkasının elinden tutan insan, bugün uzatılacak bir ele ihtiyaç duyabilir.
Bu nedenle dayanışmayı yalnızca biri yardım istediğinde başlayan bir ilişki olarak görmemek gerekir. Bazen asıl mesele, insanların yaşadıkları güçlükleri dile getiremediklerini fark edebilmektir.
Herkesin tanıdığı insanı kim tanıyor?
Avrupa’nın ortasında, sosyal hizmetlerin ve çeşitli dayanışma mekanizmalarının bulunduğu bir şehirde bile insanlar kendilerini çaresiz hissedebilir.
Çünkü sosyal çevrenin genişliği, gerçek anlamda dayanışma içinde olduğun anlamına gelmez. Çok sayıda insan tanımakla zor zamanlarda güvenebileceğin insanlara sahip olmak aynı şey değildir.
Bazen çevremizdeki insanların ne yaşadığını bilmiyoruz. Bazen biliyor ama müdahale etmemeyi tercih ediyoruz. Bazen de karşımızdaki insanın güçlü görünmesi nedeniyle desteğe ihtiyacı olabileceğini aklımıza bile getirmiyoruz.
Elbette herkesin herkese yetişmesi mümkün değil. Hiç kimse bütün sorunları tek başına çözemez. Ancak bir insanın değerini yalnızca güçlü, üretken ve başarılı olduğu dönemlerle sınırlamak da doğru değil.
Çünkü toplumsal dayanışma, yalnızca yardıma muhtaç olduğu açıkça görülen insanlarla ilgilenmekten ibaret değildir. İnsanların değişen koşullarını anlamaya çalışmak, görünmeyen sıkıntılarını fark etmek ve onları yalnızca başarıları üzerinden değerlendirmemek de dayanışmanın bir parçasıdır.
Bir toplumda insanların birbirine yaklaşımını belirleyen şey, yalnızca ne kadar yardım yapıldığı değildir. İnsanların birbirlerini hangi koşullarda değerli gördüğü de önemlidir.
İnsan yalnızca güçlü olduğunda mı değerlidir?
Bir gazetecinin yazdığı haberler toplum için değerli olabilir. Bir öğretmenin yetiştirdiği öğrenciler, bir işçinin emeği, bir sanatçının üretimi veya bir ebeveynin ailesi için verdiği mücadele de toplumsal yaşamın önemli parçalarıdır.
Ancak insanın değeri, ürettiği şeylerden, kazandığı paradan, sahip olduğu çevreden ya da başkalarına ne kadar fayda sağladığından ibaret değildir.
Hastalık, işsizlik, yoksulluk ve yalnızlık insanların hayatına toplumsal konumlarına bakmadan girebilir. Hiç kimse hayatının bütün dönemlerinde aynı güce, imkâna ve dayanıklılığa sahip olamaz.
Bu nedenle mesele, bir gazetecinin ya da başka bir insanın başına ne geldiğinden çok daha geniştir. Asıl mesele, insanları yalnızca güçlü oldukları zamanlarda gören ve değerli bulan toplumsal anlayıştır.
Bir insanın değerini, zor zamanlarında ne kadar üretken olduğu ya da çevresinden ne kadar destek alabildiği üzerinden ölçemeyiz.
Gerçek dayanışma, yalnızca yardım isteyenlere el uzatmak değil, yardım istemekte zorlanan insanların da varlığını görebilmektir.
Belki de kendimize şu soruyu sormalıyız:
Başkalarının derdini dinleyen, sorunlarını anlatan ve toplum için çalışan insanlara yalnızca güçlü olduklarında mı değer veriyoruz?
Yoksa onların da yorulabileceğini, geçim sıkıntısı yaşayabileceğini ve bazen kendi sorunlarını anlatacak birine ihtiyaç duyabileceğini kabul edebiliyor muyuz?
Çünkü bir toplumun dayanışma anlayışı, insanların yalnızca başkalarına ne verebildikleriyle değil, kendileri zor durumda kaldıklarında nasıl karşılandıklarıyla da ölçülür.| ©Der Virgül