Öldüğümüz Zaman Halet-i Ruhiyemiz

İnsan doğar… 

Çocukluğunu yaşar, okula başlar. İlkokul, ortaokul, lise, üniversite derken eğitim hayatını tamamlar ve çalışma hayatına atılır. Sonra hayatının geri kalanını şekillendirmeye başlar. Bir eş seçer, evlenir, çocukları olur. Çocuklarını büyütür, onların hayatına tanıklık eder. Yıllar geçer, insan yaşlanır ve bir gün hayata gözlerini yumar. 

Ve bir gün… 

Bütün bu yaşadıklarımızın ne kadar kısa olduğunu anlarız. 

Belki de insanın hayatını en çıplak haliyle gördüğü anlardan biri, musalla taşına konulduğu andır. Hayat boyunca peşinden koştuğumuz makamlar, paralar, unvanlar, hesaplar, kırgınlıklar, kavgalar ve “el âlem ne der” düşüncesi bir anda anlamını yitirir. 

Geriye sadece yaşanmış bir hayat kalır. 

O anda insan, cenazesine gelenlere baksa ne görürdü acaba? 

Kim gerçekten onun için oradadır? Kim son görevini yerine getirmek için gelmiştir? Kim meraktan oradadır? Kim, cenazeye gelen tanıdıklarla ilgilenmektedir? 

Usta tiyatrocu Nejat Uygur’a atfedilen ve ölüm üzerine düşündüren dizeler bu noktada aklıma geliyor: 

“Biliyorum caminin avlusunda toplanan kalabalık bana değil! 

Gelen ünlüleri görmek için 

‘Aa, o da burada, şu da burada!’ deyip 

Beni musalla taşında unutanları görüyorum. 

Hayatımda ilk defa katıla katıla gülüyorum. 

Çünkü kırkım dolmadan unutulacağımı biliyorum.” 

Şiirin devamında ise insanın geride bıraktığı hayata, ailesine ve sevdiklerine yönelik özlemi daha da ağır bir şekilde hissediliyor: 

“Anne, ben buradayım. Baba, ben buradayım.” 

Sesleniyorum ama kimse duymuyor. 

Eşime sesleniyorum: “Nerede benim yamalı elbiselerim, boyalarım?” 

Çocuklarım burada beni niye yalnız bıraktınız? 

Ağlıyorum, ağlıyorum, ağlıyorum. 

Günahımla sevabımla Allah’a sığınıyorum. 

Belki de ölümün en çarpıcı tarafı tam da burada başlıyor. 

Bizim için hayat sona eriyor ama dünya bizim için durmuyor. 

Musalla taşından kaldırılıyoruz. Mezarlığa götürülüyoruz. Toprağa veriliyoruz. O an yakınlarımız üzülüyor, ağlıyor. Bir süre bizi konuşuyorlar, anılarımızı anlatıyorlar. 

Sonra hayat devam ediyor. 

Ertesi gün insanlar işe gidiyor. Çocuklar okula gidiyor. Trafik akmaya devam ediyor. Telefonlar çalıyor. Marketler açılıyor. İnsanlar gülüyor, tartışıyor, alışveriş yapıyor, yemek yiyor. 

Dünya, bizim ölümümüzle birlikte durmuyor. 

Bir süre sonra bizi daha az konuşmaya başlıyorlar. Sonra daha da az… 

En yakınlarımızın acısı bile zaman içerisinde hayatın diğer sorumluluklarıyla iç içe geçiyor. İnsan unutmak istediği için değil, hayat devam etmek zorunda olduğu için yeniden yaşamaya başlıyor. 

Belki de insanın bu gerçeği hayattayken anlaması gerekiyor. 

Çünkü çoğu zaman hayatı, sanki hiç ölmeyecekmişiz gibi yaşıyoruz. 

“Bir gün yaparım.” 

“Daha çok zamanım var.” 

“Emekli olunca yaşarım.” 

“Çocuklar büyüsün, sonra.” 

“Şu işi bitireyim, sonra.” 

“İnsanlar ne der?” 

Ve yıllar böyle geçiyor. 

Zaman gençken bize sonsuzmuş gibi geliyor. Oysa yaş ilerledikçe geriye dönüp baktığımızda, yılların nasıl da hızla geçtiğini fark ediyoruz. 

Çocukluğumuz dün gibi… 

Gençliğimiz sanki birkaç yıl önce… 

Oysa aradan onlarca yıl geçmiş. 

İşte insanın en büyük yanılgılarından biri de bu. 

Hayatı erteliyoruz. 

Başkalarının ne düşüneceğini kendi ne istediğimizin önüne koyuyoruz. “El âlem ne der?” diyerek kendimize ait olması gereken hayatı başkalarının beklentilerine göre şekillendiriyoruz. 

Oysa musalla taşına yattığımızda “el âlem” yok. 

Makam yok. 

Para yok. 

Şöhret yok. 

Unvan yok. 

Geriye yalnızca nasıl yaşadığımız kalıyor. 

Kimi sevdiğimiz… 

Kime değer verdiğimiz… 

Kimin gönlünü kırdığımız… 

Kimin yanında olduğumuz… 

Ve belki de en önemlisi, bize verilen hayatı ne kadar anlamlı yaşayabildiğimiz. 

Bu nedenle hayatı anlamlı yaşamak gerekiyor. 

Sevdiklerimizle vakit geçirmek, çocuklarımızın büyüdüğünü gerçekten görmek, dostlarımızın kıymetini bilmek, anne ve babamız hayattaysa onlara zaman ayırmak, sevdiğimiz insanlara sevgimizi söylemek… 

Çünkü bazı şeylerin telafisi yok. 

Bir telefon görüşmesini yarına bırakabilirsiniz. 

Bir ziyareti erteleyebilirsiniz. 

Bir özrü geciktirebilirsiniz. 

Ama hayatın kendisini erteleyemezsiniz. 

Zaman akıyor. 

Ve hiç kimse zamanın önüne geçemiyor. 

Belki de ölümün bize verdiği en büyük ders budur: 

Hayatın değerini, onu kaybetmeden bilmek. 

Ölüm bir son mudur, yoksa yeni bir başlangıç mı? 

İnancımıza göre bunun cevabı farklı olabilir. Ancak hangi inançtan bakarsak bakalım, ölüm bize yaşamın sınırlı olduğunu hatırlatıyor. 

Her son, başka bir başlangıcın kapısını aralayabilir. 

O halde bize düşen, elimizdeki zamanı kinle, öfkeyle, kıskançlıkla ve başkalarının ne söyleyeceği korkusuyla tüketmemek. 

Saygıyla… 

Sevgiyle… 

Hoşgörüyle… 

Ve birbirimizin hayatına değer katarak yaşamak. 

Çünkü bir gün hepimiz o musalla taşına yatacağız. 

Ve o gün, geride bıraktığımız malın mülkün değil, nasıl bir insan olduğumuzun anlamı kalacak. 

Dileğim odur ki, o güne kadar hayatı gerçekten yaşamış olalım. 

Sevdiklerimizi sevmiş, değer verdiklerimize değer vermiş, kırdıklarımızdan özür dilemiş ve bize verilen bu kısa ömrü mümkün olduğunca anlamlı kılmış olalım. 

Hayat akıp gidiyor. 

Hiç kimse onun önüne geçemiyor. 

Öyleyse, daha hayat devam ederken hayatın kıymetini bilelim. | ©DerVirgül 

Yayınlama: 09.09.2026
A+
A-
Bir Yorum Yazın

Ziyaretçi Yorumları - 0 Yorum

Henüz yorum yapılmamış.