Uzaktan Uzağa ”Birlikte Yaşam”

‘’Uyumun Göstergesi’’ başlığı altında yer alan haberde, göçmen çocuklarının Anadolu’nun çeşitli yörelerine ait halk oyunları sergilediği, yaşadıkları ülke Avusturya’yı da unutmayıp, Avusturya Halk danslarından da kesitler sunduğu yer almaktaydı.   Avusturya Türk İslam Birliği (Atib) bünyesinde oluşturulan ‘’kültür-sanat’’ çalışmaları geniş bir yelpaze içermekte.   Öyle ki, Avusturyalıların bile unuttuğu, milli kıyafetlerle Avusturya halk danslarını bile […]

‘’Uyumun Göstergesi’’ başlığı altında yer alan haberde, göçmen çocuklarının Anadolu’nun çeşitli yörelerine ait halk oyunları sergilediği, yaşadıkları ülke Avusturya’yı da unutmayıp, Avusturya Halk danslarından da kesitler sunduğu yer almaktaydı.

 

Avusturya Türk İslam Birliği (Atib) bünyesinde oluşturulan ‘’kültür-sanat’’ çalışmaları geniş bir yelpaze içermekte.

 

Öyle ki, Avusturyalıların bile unuttuğu, milli kıyafetlerle Avusturya halk danslarını bile öğrenip, sahneye çıkabiliyorlar.

 

1996 yılında Graz tarafı, Slovenya sınırında bir dağ köyünde seyrettiğim Avusturya halk oyunları gösterisini, Atib kültür-sanat kolları tarafından yetiştirilen, göçmen çocukların sayesinde Viyana’da tekrar seyrettim.

 

Dans grubunda yer alan gençlerle görüşme şansım ve hatta uzun uzun sohbet imkanı da buldum.

 

Grupta bulunan gençlerin bir çoğu üniversite öğrencisi. Kalıplaşmış Atip imajına sığmayacak kadar da ileri bir noktadalar.

 

Antik Yunan’dan başlayıp günümüze kadar gelen sanat felsefesine yabancı değiller.

Sanatın birey ve toplum üzerindeki siyasal, sosyal ve psikolojik etkilerinin farkındalar.

 

Gençlerin pratik yaşamlarında, sanat aracılığıyla nefes aldıklarını anlamak çok zor değildi.

Teknolojinin baş döndürücü gelişimi, günlük koşuşturmalar, iki kültür arasında yaşam, yabancı düşmanlığı günümüz insanı için her zamankinden daha fazla sanata ihtiyaç duyulmakta ve sanatı insan için vazgeçilmez bir duruma getirmektedir.

 

Tabi bütün bunlar sanatın birleştirici gücüne inanan insanlar için geçerli olduğunu üzülerek belirtmeliyim.

 

Zira gençler, Atib içerisinde sanat için savaş verdiklerini gizlemeyecek kadar da cesurlardı. Belki de kurumlarının içinde sanatın karşılaştığı sorunlara felsefi açıdan yaklaşmak ve sorunlara çözüm yolları bulmak istiyorlar.

 

Atib’in siyasi yapılanması, geleneği ve hatta ileriye dönük yapacakları her şeyden çok ayrı olan bu gençler, kurum içerisinde kalıplaşmış, sanat ve aydın düşmanı anlayışla kapıları ayrı ayrı yerlerde.

 

Bu yorumu bir varsayım olarak vermiyorum. Atib içerisinde bu gençlerin sanatsal faaliyetlerine karşı olan insanların varlığından yola çıkarak yapıyorum.

Zaten gençlerde bunun farkında.

Bir üniversite öğrencisi, kurum içerisinden yapılan bir eleştiriyi şu şekil anlatmıştı; ‘’danslarda ’kızlı-erkekli’ oynanmasını sakıncalı buluyorlarmış.

Avusturya halk danslarını erkek erkeğe oynayamayız ki.’’

 

Avusturya’da yaşayan göçmenlerin en uyumsuzu olarak gösterilen, Türkiye kökenliler, kendi içerisinde de en uyumsuz olarak karşımıza çıkmakta.

Atib’i örnek göstermem de bu yüzden. Yoksa diğer sivil toplum örgütlerinin de fazla bir fark gösterdikleri söylenemez.

Burada Atib’i ayrı kılan, kendi içerisinde yaşadığı uyum sorunudur.

 

Kültür-sanat açılımları yapmak tabi ki küçümsenmeyecek kadar önemli gelişmelerdir.

Ama sanat-kültür faaliyetlerinin, ana fikre zerre kadar bir etkisinin olmaması da, kültür ve sanatın dışarıdan ısmarlama yapıldığını göstermekte.

 

Atib bünyesindeki gençlerin bir kısmı ön kapıdan, diğer kısmı ikinci kata çıkıyor ve hiçbir şekilde bir değişim uyum sağlanmıyorsa, dışarıya karşı gösterilen uyum biçimsellikten öteye gidemez.

 

Camilerin cemaatleri içerisinde, yapılan sanatsal çalışmalara bırakın katılmayı, destek sözü sizce ne kadar?

 

Alt katta verilen vaazda, imam genç kızlarımız başörtüsü takmalıdır, dinimiz bunu emrediyor derken, üst katta, kızlı erkekli el ele tutuşarak, Avusturya halk danslarını oynamak arasında doğan, dini ahlak ile sanat etiği arasında diyalektik bir bağ kurulanabilecek mi?

 

Bu çok ince bir çizgi, bütün çatışmaların ve uyum-suzlukların başında gelmektedir.

 

Atib ve benzeri kurumlar, göçmenlerin uyum meselesine yüzeysel yaklaşmış, uyum için atılan adımlar, bir adım ileri, iki adım geri olmaktan ileriye gidememiştir.

 

Temel konularda adım atamayan göçmen dernekleri, kültür-sanat yönünde attıkları adımlar yetersiz kalmıştır.

Göçmenler üzerinden yükseltilen, yabancı düşmanlığına, hak ihlallerine, her gecen gün kötüleşen hayat koşullarına, göçmen çocuklarının eğitim sürecinin zorlaştırılmasına, kazanılmış hakların geri alınmasına karşı bir tavır sergilenmemesinin yeğene nedeni, demokrasinin özümsenmemesinden kaynaklanmaktadır.

 

Demokrasi politik hayata etkin bir biçimde katılma hakkı, vatandaşların bağımsızlık, kendine güvenme, olayları eleştirel bir tarzda ele alıp başkalarını da hesaba katma gibi özelliklerini içinde barındırır.

 

Göçmenler içinde bulundukları ülkenin demokrasi olanaklarını zorlamak yerine, Türkiye’deki demokrasi tartışmasının ortasına kendisini atıyor.

 

Asimilasyon korkusu, bütün derneklerin, Avusturya özgülünde yapacakları çalışmaları ikincil duruma düşürüyor.  

 

Öte yandan ‘’doğal asimilasyon’’ gerçekliğini unutturuyor.

 

‘’Uyum, birlikte yaşam’’ gibi başlıklar altında yapılan faaliyetlerde, uyum sağlaması gereken taraflar temsilcilikler dışında bir araya gelemiyor.

Göçmenlerin yaptıkları etkinliklere, temsilci bazında katılan Avusturyalılar, Avusturyalıların yaptıkları faaliyetlere katılan, temsilci göçmenler.

Birbirinden uzak durarak uyum sağlanacağı veya birbirinden ayrı durarak, birlikte yaşam sürüldüğü olabilecek bir şey mi?

Ne yapıyorsak, ne yapmak istiyorsak, yapmak istediğimiz amaca uygun bir yol izlemeliyiz.

Birlikte yaşam söyleminin içini doldurmak için, gerçekten Avusturyalılarla birlikte hareket etmemiz, olmuyorsa, ısrar etmeliyiz.

 

Platon’un mağara örneğinde; ‘’Hayatı sorgulamayan, kulaktan dolma bilgilerle yetinen insanların oluşturduğu bir topluluğun yüzünün mağaranın duvarına dönük olduğunu söylemiştir.

 

Mağara’nın giriş kısmında, dışarıdaki nesnelerin yansımalarının bu duvara yansıdığını belirten Platon, insanların mağaranın giriş kısmında yansıyan bu yansıların gerçek nesneler olduğuna inandıklarını ileri sürmüştür.

 

Yitip gitmiş, ateşe atılmış, kolu kanadı kırık, tüm düşünme yetenekleri ellerinden alınmış, susuz kurumuş toprağı andıran ilkel kalabalık doğa karşısında duydukları, gördükleri, dokundukları, sesler, renkler ve biçimlerin sonsuz coşkusuna kapılmışlardır.’’

Yayınlama: 05.08.2018
A+
A-
Bir Yorum Yazın

Ziyaretçi Yorumları - 0 Yorum

Henüz yorum yapılmamış.